devalüasyon ve esneklik yaklaşımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devalüasyon ve esneklik yaklaşımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2011 Salı

Esneklik Yaklaşımıyla Devalüasyonda Başarı Şartları

Devalüasyon ana niteliği bakımından bir harcama kaydırıcı politika olarak ifade edilebilir. Toplam üretimi arttırmaktan ziyade talep yapısını değiştirmeye yöneliktir. Bu bakımdan devalüasyon yoluyla sağlanacak başarının sınırlı olduğunu hatırlamak gerekir. Özellikle dış açıklar, ulusal ekonomide verim düşüklüğü, üretim yetersizliği, teknoloji ve yönetimde gerilik gibi yapısal nedenlere bağlı olduğu sürece devalüasyonun etkinliği de düşük olacaktır. Bu gibi durumlarda sorunun temeline inilerek reel önlemlere ağırlık verilmelidir. Yani dış ticaret endüstrilerinde ve genel olarak ekonomide üretim arttırıcı ve rekabeti geliştirici, kısa ve uzun dönemli önlemler düşünülmeli ve uygulanmalıdır.

Bununla birlikte, esneklik yaklaşımına göre devalüasyonun başarılı olabilmesi için belli etkenlerin değerlendirilmesi gereklidir. Başlıcaları şunlardır;

a. Talep Esnekliklerinin Yüksekliği
İhraç mallarının dış talep esnekliklerini dikkate alırken bir malın toplam dünya talebi ile yalnız ülke mallarına düşen piyasa payı arasında bir ayrım yapılması gereklidir. Bu ayrım yapıldığında, genel talep esnekliği düşük bir malın bile, ülkenin ihracatına yönelen talep payında yüksek derecede esneklik görülebilmektedir.

Bir tarımsal mal, *sözün gelişi buğdayı ele alalım ve bu malın dünya talebinin oldukça düşük olduğunu düşünelim. Yani buğday fiyatındaki bir değişme, buğdayın talebini çok az etkilemekte olsun. Böyle bir durumda dahi, devalüasyon yaparak buğday fiyatını öteki üretici ülkelere göre düşürmüş olsak, dünya buğday talebinin büyük bir kısmını kendi ülkemize çekmiş oluruz. Bu durumda bireysel olarak buğday ihracatımızın dış talep esnekliği oldukça yüksek olacaktır. Bu nedenle, ihracatta birbirlerine rakip ülkelerden birisi devalüasyon yaptığında, piyasa paylarını korumak için diğerleri de aynı yolu izleyeceklerdir.

b. İhraç Mallarının Arz Esnekliği
Devalüasyonun döviz kazandırıcı etkisinin ihraç mallarının dış talep esnekliğinin 1 den büyük olmasına bağlı olduğunu önceki yazılarımızdan bilmekteyiz. Ancak bu olanaktan yararlanabilmek için ihraç mallarımızı dış talep artışına paralel olarak arttırabilmeliyiz. Yani ihraç mallarının arz esnekliği de yüksek olmalıdır.

İhraç ürünlerimizin dış talep esnekliği çok yüksek olsa bile eğer üretim kolayca arttırılamıyorsa devalüasyonun talebi uyarıcı etkilerinden yararlanılamaz. En aşırı durum olarak arz esnekliğinin sıfır olduğu düşünülebilir. Bu durumda talep ne olursa olsun, ihracat hacmi aynı kalacaktır. Dolayısıyla mallar daha düşük fiyattan satılacağı için ihracat gelirleri devalüasyon oranında düşüş gösterecektir. Arz esnekliğinin 1 e eşit olması durumunda ise ihracat gelirlerindeki net değişme sıfır olacaktır.

Görüldüğü gibi, devalüasyonun meydana getirdiği talep artışlarını karşılayabilmek için elde yeterince hazır mal stoku veya dış talep artışının harekete geçireceği boş bir üretim kapasitesi bulunmalıdır. Tam çalışma durumunda kaynak hareketliliği yüksek olmalı, yani kaynaklar yurtiçi kesimlerden dış ticaret malları üretimine kolayca aktarılabilmelidir. Bu bağlamda devalüasyon kararını üretim artışını özendirici önlemlerle birlikte almak devalüasyonun başarısı açısından önemli olmaktadır.

c. İthal Malların Yabancı Arz Esnekliği
Devalüasyonun ithalatı kısarak döviz tasarrufu sağlayıcı etkisinin hemen hemen kesin olmaktadır. Ancak bu sonucun ortaya çıkması ithal mallarının yabancı ülkedeki fiyatlarının değişmemesine bağlı olmaktadır.

Oysa ülkenin ithalat talebini azaltması, yabancı satıcıları ihracat fiyatlarını kırmaya zorlayabilmektedir. Böyle bir durumda, yabancı malların satılacağını başka piyasaların varlığı ve arz esnekliğinin düşük olması gibi koşullar gereklidir. Eğer ülke talebini kısarsa yabancı ihracatçı üretimini de derhal azaltabiliyorsa yabancı ihracatçı için bir sorun yoktur. Aksi durumda elinde patlayan malı satmak için başka piyasalar arayışına girmesi gerekecektir, onu da bulamıyorsa fiyatları düşürmek zorunda kalabilmektedir.

Yabancı fiyatlar düştükçe ithal malların ulusal cinsinden fiyatları da ucuzlayacağı için, ülkede yapılan bir devalüasyonun etkileri de zayıflayacaktır. Hatta eğer yabancı ihracatçının fiyatları devalüasyon oranında indirdiğini varsayarsak, devalüasyonun döviz tasarrufu sağlayıcı hiçbir etkisi olmadığı söylenebilir. Marshall-Lerner Koşulu’nda ithal malların yabancı ülkedeki arz esnekliği sonsuz sayıldığından bu sorunlar yine geçerli olmamaktadır.

Hatırlatılması gerekir ki, ithal malların arz esnekliği büyük bir ülkenin devalüasyon yapması durumunda çok daha önemli olmaktadır. Çünkü ancak bu gibi ülkelerin talep azaltması durumunda yabancı ihracatçılar için bir pazar kaybı söz konusu olmaktadır. Yoksa ufak bir ülkenin devalüasyon yapması dünya fiyatları üzerinde hissedilebilir bir etki ortaya çıkarmamaktadır.

d. İç Fiyatların Sabit Tutulması
Devalüasyonun başarıya ulaşması için en önemli koşullardan birisi de devalüasyonun arkasından gelecek fiyat artışlarının önlenmesidir. Devalüasyonun temel amacı döviz kuru ile ulusal fiyatlar arasında bozulan dengeyi yeniden kurmak (ulusal paranın aşırı değerlenmesini önlemek) ve ülkenin dış rekabet gücünü yükseltmektir. Fakat devalüasyon bir kez yapıldıktan fiyatlardaki artış sürerse, bu amaç gerçekleştirilemez. En aşırı durum örneği vermek gerekirse, *eğer iç fiyatlar devalüasyon oranında artarsa devalüasyonun fiyatları ayarlama etkisi tümüyle boşa çıkmış olur.

Hatta devalüasyonla amaçlanan yalnızca bozulan fiyat ilişkilerini yeniden ayarlayarak ülkenin rekabet gücünü korumak değil, aynı zamanda bu gücün arttırılmasını sağlamak olduğuna göre, o takdirde reel kurun yükseltilmesini sağlamak gereklidir. Bu da nominal kurların iç ve dış enflasyon oranlarından daha yüksek oranda arttırılmasını gerektirmektedir.

Özetle, devalüasyondan sonra fiyat istikrarını sağlamak hükümetler için büyük önem taşımaktadır. Aslında, *yatırım malları ve ara malları ile temel gıda ürünlerinin önemli bir kısmı yurtdışından ithal edilen bir ülkede devalüasyon, üretim maliyetlerinin ve hayat pahalılığı endekslerinin yükselmesine neden olacaktır. Bu da ülkede bir ücret-fiyat çekişmesi başlatabilecek niteliktedir. Hükümetler maliyet enflasyonunu körükleyici bu tür politikalar izlemekten özellikle kaçınmalıdır.

Bu konuda para politikasının önemi yadsınamaz. Devalüasyondan sonra para hacminin sabit tutulduğunu varsayarsak, bu durumda ithal malların fiyatları yükselmiş olduğu için yerli mallar için harcanabilecek para miktarı azalacaktır. Bu da ekonominin durgunluk (recession) dönemine girmesine, milli gelirin düşmesine ve işsizliğin artmasına neden olabilmektedir. Bu bağlamda eğer devalüasyonun istihdamı düşürmesi istenmiyorsa, para hacmi bir miktar genişletilmelidir. Bu genişleme, ithal malların fiyatlarındaki artış nedeniyle ihtiyaç duyulan para miktarını dengeleyecek ölçüde olmalıdır.

Devalüasyondan sonra ithal malı girdilerindeki fiyat artışları nedeniyle iç fiyatların bir miktar yükselmesi doğal olmaktadır. Fakat eğer fiyat artışlarındaki süreklilik önlenebiliyorsa bu bir enflasyon sayılmamaktadır. Hükümet yetkilileri, devalüasyonun doğurduğu fiyat artışlarının bir maliyet enflasyonuna dönüşmesini önlemek için para ve maliye politikası tedbirlerini almalıdır.

e. Yerleşik Piyasalar ve Tüketici Alışkanlıkları
İç ticarette olduğu gibi uluslararası ticarette de alışkanlıklar ve gelenekler etkili olmaktadır. Geçmişteki ticari ilişkiler, tüketicilerde belirli ülkelerin mallarına karşı olumlu veya olumsuz tavırların oluşmasına yol açabilmektedir. Örneğin bazı ülkelerin çayına, kahvesine veya sigarasına aşırı düşkünlük varolması veya bazılarının malının kalitesizliğine inanılması gibi. Böyle durumlarda o ülke mallarının talep esneklikleri düşük olacağı için, devalüasyon ihraç fiyatlarını ucuzlatsa bile talep edilen miktarları arttırmakta kolay olmayacaktır.

f. Devalüasyon ve Reel Kurlar
Devalüasyon konusunda önemli noktalardan biri de, devalüasyonun ne ölçüde yapılacağıdır. Devalüasyon bilindiği gibi ithalat giderlerini azaltıcı etkisi yanısıra özellikle ihracatın dış rekabet gücünü arttırmaya yönelik bir dış pazarlama aracı olarak kullanılmaktadır.

Devalüasyon oranı konusunda önemli bir gösterge önceki yazılarımızda incelediğimiz Satın Alma Gücü Paritesi (SGP) dir. Buna göre kurlarda yapılacak bir ayarlamanın ölçüsü iç ve dış enflasyon oranları farkına eşit olmalıdır. İç ve dış enflasyon oranları ölçüsünde yapılacak bir kur ayarlaması durumunda reel kurların nominal kurların altına düşmesi önlenmiş olmaktadır.

Fakat Satın Alma Gücü Paritesi’nin gösterdiği oranda yapılacak bir devalüasyon ancak ülkenin başlangıçtaki dış rekabet gücünün korunması sonucunu doğurmaktadır. Oysa devalüasyonla güdülen amaç ülkenin dış rekabet gücünün korunması değil, arttırılmasıdır. Bu da reel kurlardaki düşüşün önlenmesi yerine bu kurların yükseltilmesini gerektirmektedir. Yani, kur ayarlamalarıyla ihracat gelirlerini ciddi oranda arttırmayı hedefleyen ülkelerin iç ve dış enflasyon oranları farkından çok daha yüksek oranlarda bir devalüasyon yapmaları gerekebilmektedir.

Devalüasyon ve Esneklik Yaklaşımı

Devalüasyonu açıklamada kullanabilecek bu yaklaşımdaki temel amaç, devalüasyonun dış ticaret akımları üzerindeki etkilerinin açıklanmasını içermektedir ve sermaye akımları ise dikkate alınmamaktadır.

Esneklik yaklaşımına göre devalüasyon dış ticaret bilânçosu üzerindeki etkileri, daha önce serbest değişken kur sisteminde ulusal paranın değerindeki bir düşüş durumunda açıkladığımız etkilerin benzeri olarak ortaya çıkmaktadır. O nedenle aynı bilgiler bu yazımızda tekrarlanmayacaktır. (serbest değişken kur sistemi hakkında yazdığımız yazıya ulaşmak için tıklayınız)

Devalüasyon ulusal para cinsinden olarak ülkedeki ithal malların fiyatını yükseltecektir. Döviz cinsinden ise ülkenin ihraç mallarını yabancı müşterilere karşı ucuzlatacaktır. Sonuç olarak esneklik yaklaşımına göre, ithalat giderleri açısından devalüasyondan beklenen etki; ithal malların yurtiçi talebinin azalması ve ülkenin döviz giderlerinin azaltılmasıdır. Buna kısaca “döviz tasarrufu sağlayıcı etki” denilmektedir.

Belirli orandaki bir devalüasyonun ne ölçüde döviz tasarrufu sağlayacağı, ithal mallarda ortaya çıkan fiyat artışlarına halkın vereceği tepkiye bağlı olmaktadır. Bu göstergeyi ithal malları talebinin esnekliği olarak da ifade edebiliriz. Ayrıca geometrik olarak, *talep eğrisi ne derece yatık bir eğri konumunda ise ithalatı kısıcı ve döviz tasarrufu sağlayıcı etkisi de o kadar yüksek olmaktadır. Tersi durumda ise yani talep eğrisi ne derece dik ise devalüasyonun ithalatı kısıcı ve döviz tasarrufu sağlayıcı etkisi de o kadar düşük olacaktır.

Esneklik yaklaşımına göre devalüasyonun döviz gelirlerini arttırması, ihraç mallarını yabancı para cinsinden ucuzlatması nedeniyle yani yabancı tüketicilerin bu mallara karşı taleplerinin artması sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu duruma da “döviz kazandırıcı etki” denilmektedir. Devalüasyonun ne ölçüde döviz kazandıracağı yine ülkenin ihraç mallarına karşı yabancı tüketicilerin vereceği tepkiye yani talep esnekliğine bağlı olarak belirlenen bir konu olmaktadır. *Devalüasyonun sağladığı belirli bir ucuzluk (yabancı para cinsinden) nedeniyle, yabancı ülkedeki tüketiciler talep ettikleri miktarı ne kadar fazla arttırıyorsa, yani talep esnekliği ne kadar yüksekse döviz kazandırıcı etki de o kadar yüksek olacaktır. Tersi durumda, yani talep esnekliğinin düşük olduğu durumda, döviz kazandırıcı etki de o kadar düşük olacaktır.

Bu noktada devalüasyonun döviz tasarrufu sağlayıcı etkisi ile döviz kazandırıcı etkisi arasındaki bir farkı açıklamak gereklidir.

Normal koşullar altında, ithal malların talep eğrisi negatif eğimli olduğu için, devalüasyonun döviz tasarrufu sağlayıcı etkisi kesin olmaktadır. Ancak aynı şey döviz kazandırıcı etki için söylenemez. Çünkü ihracat geliri kazandırma açısından, devalüasyon birbirine tersi iki etki doğurmaktadır. *Birisi döviz cinsinden ihraç mallarını ucuzlatmasıdır ki, bu olumsuz yöndedir. Diğeri ise ucuzlama dolayısıyla yabancı tüketicilerin talep hacimlerini arttırmalarıdır ki, bu da olumlu etkiyi temsil etmektedir.

Sonuç olarak devalüasyon ihracat gelirlerini net olarak arttırıp arttırmayacağı bu iki etkinin karşılıklı değerlerine bağlı olmaktadır. *Eğer hacimdeki genişleme etkisi, fiyattaki düşüş etkisinden daha büyük olursa, ihracat gelirleri artacaktır. Tersi durumda ise ihracat gelirleri net olarak düşecektir. İki etkinin birbirine eşit olması durumunda ise ihracat gelirleri değişmeyecektir.

Bu ifade edilen durumla ilgili somut bir örnek verelim.

Diyelim ki devalüasyon nedeniyle ihraç malları fiyatları döviz cinsinden 50% ucuzlamışkken yabancıların talebi 100% genişlemiştir. (talep esnekliği 2 veya daha yüksek olması) Bu durumda ülkenin ihracattan sağladığı döviz gelirleri net olarak artacaktır. (50% oranında) Tersine ihracat fiyatları 50% düşerken eğer ihracat hacmindeki artış oranı yalnızca 25% olursa (talep esnekliği ½ veya daha düşük) döviz gelirleri net olarak azalacaktır. (25% oranında) Üçüncü olasılık da ihracatın 50% ucuzlamasına karşılık talebin de aynı oranda (50%) genişlemesidir. Bu durumda döviz gelirlerinde bir değişiklik olmayacaktır.

Özetle, devalüasyonun döviz tasarrufu sağlayıcı etkisi normal koşullar altında kesin olarak ifade edilebilirken, döviz kazandırıcı etki de böyle bir kesinlik yoktur. Bu etki ihraç mallarına olan dış talebin esnekliğine bağlı olarak belirlenebilir.

Döviz tasarrufu sağlayıcı ve döviz kazandırıcı etkilerini ayrı ayrı açıkladıktan sonra şimdi devalüasyonun dış ticaret bilânçosu üzerindeki genel etkisine bakabiliriz. Devalüasyonun dış ticaret bilânçosuna etkisi yazıda bu kısma kadar anlattığımız iki etkinin toplamından oluşmaktadır. Dış açık içinde bulunan ve sabit kur sistemine sahip bir ülkede ulusal paraların değerini düşürüp, sözü edilen iki etki bağlamında devalüasyonun açığını giderici bir sonucun ortaya çıkması beklenir.

Devalüsyonun dış ticaret dengesini iyileştirici bir sonuç doğurması önceki yazılarımızda bahsettiğimiz “Marshall-Lerner Koşulu”na bağlıdır. Arz esnekliklerinin sonsuz olması varsayımı altında, bu koşul itham malların yurtiçi talep esnekliği (em) ile ihraç malları dış talep esnekliği (ex) toplamının 1’e eşit olması ve 1 den büyük olması şeklinde ifade edilir.

em + ex >= 1

Üstteki ifadeyi esneklikler toplamının 1 den büyük olması biçiminde yorumlamak gereklidir. Esneklik yaklaşımında devalüasyonun başarısı için esneklik düzeyleri oldukça önemlidir.

II. Dünya Savaşı öncesinde talep esnekliklerinin değerinin çok yüksek olduğu düşünülüyordu. Bu görüşü benimseyenler arasında ünlü İngiliz iktisatçı Alfred Marshall da sayılabilir. Fakat bu görüşü benimseyenler bu ifade ettikleri sonucu uygulamalı araştırmalar ile ispatlamış değillerdi.

1940lardan sonra uluslararası ticarette talep esnekliklerini değerini ölçmek için çok sayıda ekonomik araştırma yapılmıştır. Bu çalışmalar ithalat iç talep ve dış talep esnekliklerinin mutlak değer olarak 1 in altında veya 1 e çok yakın olduğunu göstermekteydi. Böylece savaş öncesi “esneklik iyimserliği” (elasticity optimism) yerini şimdi “esneklik karamsarlığı” (elasticity pessimism) görüşü almıştır.

Ama 1950lerde Orcutt, esnekliklerin değerini ölçmek için kullanılan ekonometrik tekniklerin, tahminleri olduğundan düşük gösterdiğini ortaya koymuştur. Yani, Marshall’ın eski varsayımı genel olarak doğru olduğu görülmüştür. Yapılan diğer araştırmalarda bu sonucu vermiştir. Ayrıca 1940lardaki araştırmaların kısa dönem esnekliklere dayanması nedeniyle böyle bir yanlış bir sonucun çıktığı anlaşılmıştır. Çünkü uzun zaman süresi içinde, esneklik değerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Özetle ekonometrik araştırmalarla desteklenen günümüz anlayışı esnekliklerin değerinin göreceli olarak yüksek olduğunu kabul etmektedir.