Önceki yazımızda anlatıldığı gibi (tıklayarak ulaşabilirsiniz) 1944 yılında ortaya çıkarılan ve sabit kurlara dayanan Bretton Woods Sistemi, 1973 yılında gelişmiş ülke paralarının dalgalanmaya bırakılmasıyla yıkılmıştır.
Ancak sistem 1960’ların ortalarına kadar herhangi bir aksaklık yaşamadan işleyişini sürdürmüştür. Almanya ve Japonya gibi ülkeler de bu sistemde o meşhur kalkınmalarını gerçekleştirmişlerdir.
Önemli nokta bu sistemin neden 1970 lerde yıkıldığının irdelenmesidir.
Bretton Woods sisteminin temel aksaklıkları beş temel grupta toplanabilir. Olması gereken uluslararası para sistemini bilebilmek için bu yanlışları iyi incelemek gereklidir.
Dış Denkleşme Sorunu
Bretton Woods Sistemi, altın standardı veya dalgalı kur sistemlerinde olduğu gibi otomatik bir denkleşme mekanizmasına da dayanmıyordu. Denkleşme sorunu, hükümetlerin alacağı kararlara bırakılmıştı. Başlıca kur ayarlamaları, açık veren ülkenin devalüasyon, fazla veren ülkenin de revalüasyon yapması şeklinde olmaktaydı. Fakat sistem sabit kur modeli olduğu için, çok sır kur ayarlaması da yapılamazdı. Devalüasyona en son çare olarak başvurulacak, öncesinde para ve maliye politikası gibi yurtiçi önlemler denenmesi öngörülüyordu.
Bretton Woods Sistemi’nin sabit kur özelliği, uygulamada döviz kurlarına adeta bir dokunulmazlık kazandırmıştı. Kamuoyu, devalüasyonu hükümetlerin uyguladığı ekonomik ve mali politikaların bir göstergesi olarak değerlendiriyordu. Bu nedenle, hükümetler de bu aracı olabildiğince kullanmaktan kaçınıyorlar ve bir takım yapay önlemler de dış açıkları baskı altına alma yoluna gitmişlerdir.
Devalüasyon etkin bir biçimde kullanılamayınca geriye, daraltıcı para ve maliye politikası ile dış ticaret ve kambiyo kısıtlamaları gibi önlemler kalmaktaydı. Dış ticaret ve kambiyo denetimleri, serbest ticaret mantığına ters düşüyordu. Para ve maliye politikası ile toplam harcamaları değiştirerek dış denkleşmeyi sağlamak da kendine özgü zorlukları mevcuttu.
Örneğin; dış ticaret kesiminin ulusal ekonomi içindeki payı göreceli olarak küçük olan ülkelerde , bir dış açığını kapamak için toplam harcamaların çok büyük ölçülerde kısılması gereklidir ki, bu da ülkedeki işsizlik sorununu inanılmaz boyutlarda arttıracaktır. Kısaca, istikrar yönünde ekonominin içinde bulunduğu durum, dış dengeyi sağlamak amacıyla toplam harcamaların kısılmasına olanak vermediği durumlar söz konusu olabilmektedir.
Tüm bunlardan ayrı olarak, Bretton Woods Sistemi uluslararası denkleşme yükünü, açık veren ülkelerin sırtına yüklemektedir. Buna karşılık dış fazla veren ülkeler açısından dış rezerv biriktirmenin bir üst sınırı yoktur. Dolayısıyla dış fazla veren ülkeyi denkleşmeye zorlayan böyle bir mekanizma bulunmamaktadır. Bu da denkleşmenin yükü açısından açık veren ülkelerle dış fazlaya sahip ülkeler arasında eşitsizlik bulunması demektir.
Likidite Sorunu
Sabit kur rejimlerinde dış açıkları finanse etmek için uluslararası rezervlere gerek duyulmaktadır. Çünkü açık veren ülkede döviz talebinin döviz arzını aşması karşısında kur yükselme eğilimi gösterecek, bunu önlemek için de merkez bankasının piyasaya müdahale edip döviz satması gerekecektir.
Bütün ülkelerin bulundurdukları dış rezervlerin toplamına uluslararası likidite adı verilmektedir. Bretton Woods Sistemi’nin temel rezerv araçları, altın ve Amerikan Doları idi. Ancak, altın, üretiminin yetersizliği ve sanayideki yaygın kullanış alanları nedeniyle, giderek büyüyen uluslararası likidite ihtiyacına cevap verecek durumda değildi. O bakımdan likidite ihtiyacı, zorunlu olarak, Amerikan Doları ile karşılanmıştır. Bu da sistemin en arızalı yönlerinden birini oluşturmaktaydı. Çünkü uluslararası likiditenin elde edilmesi, bir ülkenin dış ödeme açığı vermesi gibi istikrarsız ve uluslararası denetimden uzak bir kaynağa bağlanmış olmaktaydı.
Diğer yandan, Amerika’nın dış ödeme açıkları likidite artışı sağlarken, ayrıca dolara olan güveni sarsmıştır. Sonuç olarak, dünya çapında istikrarsızlıklar ortaya çıkmıştır.
Güvensizlik Sorunu
Bretton Woods Sistemi, yazımızın üst kısmında belirtildiği gibi uygulamaların sürdürülebilir olup olmayacağı konusunda güvensizlik doğurmaktaydı. Bu yüzden, spekülasyonu adeta körükleyen bir sistemdi. Spekülasyon hem döviz piyasalarında hem de altın piyasalarında kendini göstermekteydi.
Sistemin temelinin altına dayalı olması, ABD’nin sınırsız dış açıkları vermesi nedeniyle bir gün gelip ABD’nin yabancı merkez bankalarına tanıdığı dolar altın konvertibilitesini sürdüremeyeceği beklentisi ortaya çıkmıştır. Bu durum resmi altın fiyatlarındaki olası bir yükselişten yararlanmak üzere altın spekülatörlerini yoğun bir satın alma faaliyetine yöneltmişti.
Aynı şekilde sistemin özünü oluşturan sabit parite modeli, döviz spekülasyonları için uygun bir ortam yaratıyordu. Artan dış açıklar karşısında ülkenin hala eski sürdürmeye çalışmasının er geç başarısız olacağı biliniyor, böyle olunca da yoğun spekülatif kaçışlar ortaya çıkabiliyordu. Bu da olası bir devalüasyon kaçınılmaz ve daha derin hale getiriyordu.
Özetle, sistemin temelinde yatan sabit kur uygulaması, doğurduğu güvensizlik nedeniyle adeta spekülasyonu teşvik eden bir mekanizma özelliği taşıyordu.
Emisyon Kazançları Sorunu
Altın ve gümüş gibi, para olarak kullanılan madenlerin üretimi için, diğer mallarda olduğu gibi, değişen ölçülerde reel üretim faktörlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Yani, madeni paraların bir “reel üretim maliyeti”, bir de “paralık değeri” (üzerinde yazılı olan değer) bulunmaktadır. Altın standardının uygulandığı dönemlerde altın madenin üretim maliyetinden yüksek olan paralık değeri farkı, bu paraları çıkartan ülkelerin kral ve hükümdarlarına gidiyordu. (bu yüzden buna seignorage hakkı denilmektedir)
Günümüzde kağıt para standardı geçerlidir, kağıt paraların üretim maliyeti yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla, merkez bankalarının para basması, net olarak basılan paranın değerine yakın miktarda mal ve hizmeti temsil etmektedir. Seignorage hakkı bugünkü toplumlar için de söz konusudur. Yalnız bu haktan hükümdar veya herhangi bir kurum değil, bütün toplum yararlanmaktadır. Kağıt para rejiminde seignorage yerine emisyon kazançları terimini kullanmak daha doğru olmaktadır.
Bretton Woods sisteminde seignorage veya emisyon kazançları sorunu, ABD’nin rezerv para ülkesi olarak elde ettiği ayrıcalıklarla ilgili olmaktadır. Kısaca, dolar basmanın sıfıra yakın maliyeti ile bu dolarları kullanarak elde edilen yabancı mal ve hizmetlerin değeri arasındaki fark, bir anlamda ABD’nin seignorage kazancı oluyordu.
ABD’nin bu karşılık sorumluluğu ise, önceleri yabancı merkez bankaları tarafından kendisine sunulan dolarları altına çevirmekten ibaretti. 1960 lardan sonra bu yükümlülükte fiilen sona ermiştir. Bugünde devam eden sorumluluğu ise yabancıların elinde bulunan dolarlar ABD’nin bu ülkelere karşı borçlarını temsil etmesidir. Bu durum ABD için bir tür faizsiz kredi açılması gibi özellik taşımaktadır.
Bretton Woods sistemi yıkılmadan önce ABD’ye sağladığı ayrıcalıkları nedeniyle öteki ülkeler tarafından büyük eleştiriler almıştır.
Az Gelişmiş Ülkelerin Kalkınma Sorunları
Bretton Woods Sistemi, az gelişmiş ülkelerin kalkınma gereksinimlerini karşılayamamıştır. Sistemin temel felsefesi olan serbest ticaret ve sınırsız konvertibilite, o dönemlerde çoğu gelişmekte olan ülkenin ekonomik gerçeklerine ters düşmekteydi. Yani sistemin az gelişmiş ülkelere yeterli ölçüde reel kaynak transferi sağladığı söylenemez.
bretton woods nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bretton woods nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Temmuz 2011 Salı
31 Mart 2011 Perşembe
Bretton Woods Sistemi
Bretton Woods Sistemi
İkinci Dünya Savaşı öncesinde uluslararası mali konularda ülkelerin dayanışmasına çok az rastlanılmıştır. Ancak, Dünya Savaşları sonrasındaki dönemde artık sıkı bir uluslararası işbirliği görülmüştür.
Önceki dönemde yaşanan gelişmelerin neticesinde dünya ticaretini serbestleştirecek, çok taraflı denkleşmeye imkan sağlayacak ve savaşta yıkılan ekonomilerin onarımını kolaylaştıracak bir uluslararası ticari ve mali sistemin kurulması herkes tarafından gerekli görülüyordu. Bu yüzden ülkeler daha savaş sona ermeden yeni bir uluslarası para sistemi oluşturmak için 1944 de Amerika’da Bretton Woods kasabasında toplanmışlardır.
Bretton Woods Sistemi, İngiltere ile Amerika arasında bir uzlaşmanın sonucunda ortaya koyulmuştur. Konferansa Keynes tarafından hazırlanan “ingiliz planı” ve Hazine Bakanı White tarafından savunulan “amerikan planı” olmak üzere iki tasarı sunulmuştur. Konferans sonusunda ufak değişiklikler yapılarak Amerikan Planı kabul edilmiştir.
Keynes planında dış açıkla karşılaşan ülkelere otomatik kredi sağlayacak bir mekanizma kurulması düşüncesi yer alıyordu. Ayrıca bu plana göre, uluslararası denkleşmenin yükü sadece açık veren ülkelerin omuzlarına yüklenmemeli, sistem dış açık veren ülkeleri olduğu kadar fazla veren ülkeleri de denkleşmeye zorlamalıydı. Bunlar dışında Keynes Planı bir uluslararası Kliring Birliği kurulmasını içeriyordu. Birlik, bir dünya merkez bankası gibi çalışması düşünülüyordu. Bu yapı “bancor” adı verilen bir uluslarası ödeme aracı çıkartacak ve dış ödemeleri çok taraflı olarak denkleştirecekti.
ABD nin durumuna bakarsak, bu ülkenin ekonomisi savaştan daha da güçlenerek çıktığı için ABD dünya ticaretine konulan kısıtlamaların kaldırılmasını, kurulacak sistemin altın standardındaki gibi istikrarlı olmasını ve bunun için de bir sabit kur sisteminin kurulmasını istiyordu. Diğer taraftan, sistemin 1920 lerdekine benzer şekilde enflasyonist olmaması için, dış denkleşme zorunluluğunun açık veren ülkelere yüklenmesini savunuyordu. Ayrıca, savaşta yıkılan ekonomilerin onarımına katkıda bulunmak üzere de ayrı bir uluslararası kuruluşun oluşturulmasını gerekli görüyordu.
Bretton Woods Konferansları’nda ayrıca Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası’nın (IBRD: Dünya Bankası) kurulması kararlaştırılmıştır. Bu ikiz kuruluşlardan birincisi uluslarası para sisteminin işleyişinden sorumlu olacak, diğeri ise Avrupa’nın onarım ve kalkınma çabalarına mali kaynak sağlayacaktı.
Savaştan sonra uygulanmak üzere kararlaştırılan para sistemine toplantıların yapıldığı yerin isminden dolayı Bretton Woods Sistemi denilmektedir. Fakat sistemin düzenli işleyişini sağlamak görevi IMF ye verildiği için, bu sisteme IMF sistemi de denilmiştir.
Bretton Woods Konferanslarına, Sovyet Rusya ve Doğu Avrupa ülkeleri ile birlikte, kırk dört ülke temsilcisi katılmıştı. Bunların çoğu az gelişmiş ülkelerdi. Ancak Sovyetler Birliği ve öteki sosyalist ülkeler (romanya hariç) Bretton Woods Anlaşmasını imzalamamışlardır. Bu yüzden Bretton Woods Batılı Kapitalist ülkelerin oluşturduğu sistem olduğu unutulmamalıdır.
Bretton Woods (IMF sistemi) analitik olarak önceki yazılarımızda bahsettiğimiz “ayarlanabilir sabit kur” modeline dayanmaktadır. Bu sistemin nitelikleri konusunda sözünü ettiğim yazımızda gerekli açıklamalara ulaşabilirsiniz.
Bretton Woods Sistemine göre ABD dışındaki tüm IMF üye ülkeleri, resmi kurdan paralarının değerini dolar cinsinden tanımlamışlardı. Bir paranın resmi dolar karşılığına o paranın “dolar paritesi” denilmekteydi. ABD’nin ise ayrıcalıklı bir durumu söz konusuydu. Bu durum kısaca, ABD dolarının 1 ons altın : 35 $ fiyatından altına bağlanmasıdır.
Her ulusal paranın bir dolar paritesi olduğu ve dolar da bu sabit fiyattan altına bağlandığı için, tüm ulusal paralar dolaylı olarak altına bağlanmış olmaktadır. Yani her ulusal paranın bir de dolaylı “altın paritesi” mevcuttu. Amerika ayrıca, yabancı merkez bankalarına ellerindeki dolarları Federal Rezerve Bankasına arz etmeleri durumunda, sabit resmi fiyattan onlara altın satma sorumluluğunu üstleniyordu. Sistem dolaylı da olsa altına dayandığı için, bazıları buna “altın kambiyo sistemi” (gold exchange system) de demiştir.
Bretton Woods Sisteminde, ulusal paraların dolar paritesi etrafında dalganan marjı, alt ve üst yönde ±%1 olarak sınırlandırılmıştı. Üye ülkelerin merkez bankaları, döviz piyasasına müdahale ederek ulusal paraların değerinin bu alt ve üst sınırların dışına çıkmasına engel olacaklardı. Müdahale maksadıyla kullanılacak para da sistemin niteliği gereği, Amerikan Doları olmaktaydı.
Sistemde, dış ödeme dengesizliklerini gidermek için üye ülkelere paritelerde değişiklik yapma imkanı tanınıyordu. Ancak, temelde bir sabit kur sistemi söz konusu olduğu için, devalüasyon ve revalüasyon gibi kur değişiklikleri en son düşünülen çareler olmaktaydı. Dış açık ile karşılaşan ülkeler, önce döviz rezervlerini kullanacak ve para-maliye politikası gibi yurtiçi önlemlerle toplam harcamalarını kısmaya çalışacaklardı.
IMF in başlıca görevi, dış açık veren üye ülkelere kısa süreli kredi sağlanmasıydı. Kullanılan finansman kaynaklarına ve alınan iç önlemlere karşın, açıklar giderilemişse, o taktide devalüasyona başvurulması mümkün olmaktaydı. Fon yasalarına göre 10% dan daha yüksek oranda yapılacak bir devalüasyon için IMF in iznini almak gerekliydi. Fonun izin vermesi ise ödemeler bilançosunda “köklü bir dengesizlik” varolması şartına bağlanmıştı. Ancak IMF, devalüsyon konusunda bu katı tutumunu sonraki yıllarda değiştirmiş ve kredi kullanmak isteyen hemen her ülkeye devalüasyon koşulunu öne sürmeye başlamıştır.
Bretton Woods Sistemi ve Dolar
Bretton Woods Sisteminde dolar altına bağlı, değeri sabit bir para idi. Diğer taraftan bütün ulusal paraların bağlandığı ortak payda (numeraire) olmaktaydı.
Bu özellikleri neticesinde dolar uluslararası ekonomik ve mali alanda aşağıdaki işlevleri üstlenmiş olmaktaydı.
1. Uluslararası Ödeme Aracı
Dolar bir uluslararası ödeme aracı idi; çünkü uluslararası ödemelerde ağırlıklı olarak dolar kullanılıyordu. (günümüzde bu durum Euro’nun ortaya çıkışı ve ABD nin tek güç özelliğini yitirmesine bağlı olarak değişim içerisindedir)
2. Uluslararası Değer Standardı
Değeri değişmeyen bir para olduğu için uluslararası borç, alacak, ödeme, bütçe gibi mali değerler dolara bağlanıyor veya bu değerler dolar ile ölçülmekteydi.
3. Rezerv Aracı
Dış ödemelerde yaygın olarak kullanıldığı için dolar, altın ile birlikte ülkelerin dış ödemelerinde kullanmak üzere biriktirdikleri bir dış rezerv parası durumundaydı.
4. Müdahale Aracı
Tüm ülkeler paralarının resmi değerini dolar cinsinden tanımladıkları için bu değerin sabit tutulması için piyasaya yaptıkları müdahelelerde (merkez bankasının piyasadan döviz alım ve satımları) dolar kullanılmıştır.
Bütün bu özellikler ise Amerikan dolarına uluslar arası ekonomide bir çeşit “anahtar para” (key currency) statüsü sağlamıştır.
Doların IMF sistemi içerisindeki bu ayrıcalıklı yeri, şüphesiz Amerikan ekonomisinin dünyada o dönemdeki ağırlığından dolayı söz konusu olmuştur. Bir paranın uluslar arası ödeme aracı olarak kullanılabilmesi için, onun bazı özelliklere sahip olması gereklidir. Bu özelliklerin başında dünya ticaretinin gereklerine uygun olarak arzının kolayca arttırabilmesi ve herkes tarafından güven duyulan bir para olması gereklidir. Savaştan sonra ABD, Komünist Blok dışında dünya sanayi üretiminin 2/3 ünü tek başına kendisi karşılıyordu. Batı Avrupa ülkeleri ve Japonya ise savaştan yeni çıkmış ekonomilerini onarmaya çalışmaktaydı. Bu rakipsiz üstünlük neticesinde doların anahtar para olması beklenen bir sonuç olmaktaydı.
Yabancı merkez bankaları, dolar rezervlerinin Amerika’nın merkez bankası durumundaki Federal Reserve Bank’a arz ederek diledikleri an altına çevirebildikleri dolara “altın kadar iyi, hatta daha iyi bir değer birimi” olarak bakıyorlardı. Çünkü, merkez bankaları bu dolarları New York sermaye piyasasında kısa süreli hazine bonoları ve öteki menkullere yatırarak bir faiz elde edebiliyorlardı. Oysa altın, merkez bankalarının kasalarına gömülü kaldığı için hiçbir faiz getirisi olmayacaktı. (altın resmi fiyatı sabit)
Doların anahtar para olması nedeniyle ABD’nin elde ettiği bazı önemli yararları mevcuttur. Bu yararlar ABD’nin bir tür dünya merkez bankacısı olmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Yazımızın üst kısmında belirtildiği gibi, dolar ikili bir fonksiyon ifa etmektedir. Bir yönüyle Amerika’nın ulusal parası iken, diğer yönüyle uluslararası ödemelere aracılık etmektedir. Sonuç olarak, Amerika, merkez bankasının çıkarttığı kağıt paralarla ithalatını finanse etmek gibi bir ayrıcalığa sahip olmaktadır.
Amerika dışındaki ülkeler ise ithalat giderlerini finanse edebilmeleri için ancak mal ve hizmet ihracı yapmalı veya başka bir yolla önce dolar (döviz) kazanmaları gerekli olmaktadır. Sistemin sadece ABD’ye sağladığı bu ayrıcalığa “seignorage” kazançları adı verilmektedir. Kuşkusuz doların bu statüsü, Amerika’ya uluslararası siyasal ilişkilerde de çok önemli bir üstünlük sağlamıştır.
IMF sistemi ABD’ye ayrıca bazı sorumluluklar da getirmekteydi. Örneğin, dış denge durumuna tüm ülkelerden daha fazla özen göstermek ve ödemeler bilânçosunda açık doğuracak politikalardan kaçınmak zorundaydı. Çünkü dış açıklar, doların değerinin düşürerek bu paraya duyulan güveni sarsabilmekteydi. Diğer taraftan ABD, doları bağımsız olarak, yani tek başına devalüe etme imkanına sahip değildi. Çünkü doları hiçbir ülkenin parasına bağlanmamıştı. Zaten devalüasyon, kambiyo denetimi, dış ticaret kısıtlamaları gibi önlemler doların anahtar para statüsü ile bağdaşmazdı. Ayrıca, ABD yabancı merkez bankalarının arz edecekleri dolarları altına çevirmek yükümlülüğü altında olduğundan, dışarıda dolar rezervlerinin aşırı ölçüde genişleyerek altın stoklarının eritmesine karşı duyarlı olunması zorunluydu.
Diğer yandan New York’un büyük bir mali merkez olmasının ABD açısından olumsuz yönleri de mevcuttu. Yabancı ülke ve şirketlerin bu piyasadan borçlanmaları ulusal para arzını ve faizleri beklenmedik şekilde etkileyebildiği gibi, dışarıya ihraç olunan fonlar dış ödemeler bilânçosu üzerinde baskıları arttırmaktaydı.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde uluslararası mali konularda ülkelerin dayanışmasına çok az rastlanılmıştır. Ancak, Dünya Savaşları sonrasındaki dönemde artık sıkı bir uluslararası işbirliği görülmüştür.
Önceki dönemde yaşanan gelişmelerin neticesinde dünya ticaretini serbestleştirecek, çok taraflı denkleşmeye imkan sağlayacak ve savaşta yıkılan ekonomilerin onarımını kolaylaştıracak bir uluslararası ticari ve mali sistemin kurulması herkes tarafından gerekli görülüyordu. Bu yüzden ülkeler daha savaş sona ermeden yeni bir uluslarası para sistemi oluşturmak için 1944 de Amerika’da Bretton Woods kasabasında toplanmışlardır.
Bretton Woods Sistemi, İngiltere ile Amerika arasında bir uzlaşmanın sonucunda ortaya koyulmuştur. Konferansa Keynes tarafından hazırlanan “ingiliz planı” ve Hazine Bakanı White tarafından savunulan “amerikan planı” olmak üzere iki tasarı sunulmuştur. Konferans sonusunda ufak değişiklikler yapılarak Amerikan Planı kabul edilmiştir.
Keynes planında dış açıkla karşılaşan ülkelere otomatik kredi sağlayacak bir mekanizma kurulması düşüncesi yer alıyordu. Ayrıca bu plana göre, uluslararası denkleşmenin yükü sadece açık veren ülkelerin omuzlarına yüklenmemeli, sistem dış açık veren ülkeleri olduğu kadar fazla veren ülkeleri de denkleşmeye zorlamalıydı. Bunlar dışında Keynes Planı bir uluslararası Kliring Birliği kurulmasını içeriyordu. Birlik, bir dünya merkez bankası gibi çalışması düşünülüyordu. Bu yapı “bancor” adı verilen bir uluslarası ödeme aracı çıkartacak ve dış ödemeleri çok taraflı olarak denkleştirecekti.
ABD nin durumuna bakarsak, bu ülkenin ekonomisi savaştan daha da güçlenerek çıktığı için ABD dünya ticaretine konulan kısıtlamaların kaldırılmasını, kurulacak sistemin altın standardındaki gibi istikrarlı olmasını ve bunun için de bir sabit kur sisteminin kurulmasını istiyordu. Diğer taraftan, sistemin 1920 lerdekine benzer şekilde enflasyonist olmaması için, dış denkleşme zorunluluğunun açık veren ülkelere yüklenmesini savunuyordu. Ayrıca, savaşta yıkılan ekonomilerin onarımına katkıda bulunmak üzere de ayrı bir uluslararası kuruluşun oluşturulmasını gerekli görüyordu.
Bretton Woods Konferansları’nda ayrıca Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası’nın (IBRD: Dünya Bankası) kurulması kararlaştırılmıştır. Bu ikiz kuruluşlardan birincisi uluslarası para sisteminin işleyişinden sorumlu olacak, diğeri ise Avrupa’nın onarım ve kalkınma çabalarına mali kaynak sağlayacaktı.
Savaştan sonra uygulanmak üzere kararlaştırılan para sistemine toplantıların yapıldığı yerin isminden dolayı Bretton Woods Sistemi denilmektedir. Fakat sistemin düzenli işleyişini sağlamak görevi IMF ye verildiği için, bu sisteme IMF sistemi de denilmiştir.
Bretton Woods Konferanslarına, Sovyet Rusya ve Doğu Avrupa ülkeleri ile birlikte, kırk dört ülke temsilcisi katılmıştı. Bunların çoğu az gelişmiş ülkelerdi. Ancak Sovyetler Birliği ve öteki sosyalist ülkeler (romanya hariç) Bretton Woods Anlaşmasını imzalamamışlardır. Bu yüzden Bretton Woods Batılı Kapitalist ülkelerin oluşturduğu sistem olduğu unutulmamalıdır.
Bretton Woods (IMF sistemi) analitik olarak önceki yazılarımızda bahsettiğimiz “ayarlanabilir sabit kur” modeline dayanmaktadır. Bu sistemin nitelikleri konusunda sözünü ettiğim yazımızda gerekli açıklamalara ulaşabilirsiniz.
Bretton Woods Sistemine göre ABD dışındaki tüm IMF üye ülkeleri, resmi kurdan paralarının değerini dolar cinsinden tanımlamışlardı. Bir paranın resmi dolar karşılığına o paranın “dolar paritesi” denilmekteydi. ABD’nin ise ayrıcalıklı bir durumu söz konusuydu. Bu durum kısaca, ABD dolarının 1 ons altın : 35 $ fiyatından altına bağlanmasıdır.
Her ulusal paranın bir dolar paritesi olduğu ve dolar da bu sabit fiyattan altına bağlandığı için, tüm ulusal paralar dolaylı olarak altına bağlanmış olmaktadır. Yani her ulusal paranın bir de dolaylı “altın paritesi” mevcuttu. Amerika ayrıca, yabancı merkez bankalarına ellerindeki dolarları Federal Rezerve Bankasına arz etmeleri durumunda, sabit resmi fiyattan onlara altın satma sorumluluğunu üstleniyordu. Sistem dolaylı da olsa altına dayandığı için, bazıları buna “altın kambiyo sistemi” (gold exchange system) de demiştir.
Bretton Woods Sisteminde, ulusal paraların dolar paritesi etrafında dalganan marjı, alt ve üst yönde ±%1 olarak sınırlandırılmıştı. Üye ülkelerin merkez bankaları, döviz piyasasına müdahale ederek ulusal paraların değerinin bu alt ve üst sınırların dışına çıkmasına engel olacaklardı. Müdahale maksadıyla kullanılacak para da sistemin niteliği gereği, Amerikan Doları olmaktaydı.
Sistemde, dış ödeme dengesizliklerini gidermek için üye ülkelere paritelerde değişiklik yapma imkanı tanınıyordu. Ancak, temelde bir sabit kur sistemi söz konusu olduğu için, devalüasyon ve revalüasyon gibi kur değişiklikleri en son düşünülen çareler olmaktaydı. Dış açık ile karşılaşan ülkeler, önce döviz rezervlerini kullanacak ve para-maliye politikası gibi yurtiçi önlemlerle toplam harcamalarını kısmaya çalışacaklardı.
IMF in başlıca görevi, dış açık veren üye ülkelere kısa süreli kredi sağlanmasıydı. Kullanılan finansman kaynaklarına ve alınan iç önlemlere karşın, açıklar giderilemişse, o taktide devalüasyona başvurulması mümkün olmaktaydı. Fon yasalarına göre 10% dan daha yüksek oranda yapılacak bir devalüasyon için IMF in iznini almak gerekliydi. Fonun izin vermesi ise ödemeler bilançosunda “köklü bir dengesizlik” varolması şartına bağlanmıştı. Ancak IMF, devalüsyon konusunda bu katı tutumunu sonraki yıllarda değiştirmiş ve kredi kullanmak isteyen hemen her ülkeye devalüasyon koşulunu öne sürmeye başlamıştır.
Bretton Woods Sistemi ve Dolar
Bretton Woods Sisteminde dolar altına bağlı, değeri sabit bir para idi. Diğer taraftan bütün ulusal paraların bağlandığı ortak payda (numeraire) olmaktaydı.
Bu özellikleri neticesinde dolar uluslararası ekonomik ve mali alanda aşağıdaki işlevleri üstlenmiş olmaktaydı.
1. Uluslararası Ödeme Aracı
Dolar bir uluslararası ödeme aracı idi; çünkü uluslararası ödemelerde ağırlıklı olarak dolar kullanılıyordu. (günümüzde bu durum Euro’nun ortaya çıkışı ve ABD nin tek güç özelliğini yitirmesine bağlı olarak değişim içerisindedir)
2. Uluslararası Değer Standardı
Değeri değişmeyen bir para olduğu için uluslararası borç, alacak, ödeme, bütçe gibi mali değerler dolara bağlanıyor veya bu değerler dolar ile ölçülmekteydi.
3. Rezerv Aracı
Dış ödemelerde yaygın olarak kullanıldığı için dolar, altın ile birlikte ülkelerin dış ödemelerinde kullanmak üzere biriktirdikleri bir dış rezerv parası durumundaydı.
4. Müdahale Aracı
Tüm ülkeler paralarının resmi değerini dolar cinsinden tanımladıkları için bu değerin sabit tutulması için piyasaya yaptıkları müdahelelerde (merkez bankasının piyasadan döviz alım ve satımları) dolar kullanılmıştır.
Bütün bu özellikler ise Amerikan dolarına uluslar arası ekonomide bir çeşit “anahtar para” (key currency) statüsü sağlamıştır.
Doların IMF sistemi içerisindeki bu ayrıcalıklı yeri, şüphesiz Amerikan ekonomisinin dünyada o dönemdeki ağırlığından dolayı söz konusu olmuştur. Bir paranın uluslar arası ödeme aracı olarak kullanılabilmesi için, onun bazı özelliklere sahip olması gereklidir. Bu özelliklerin başında dünya ticaretinin gereklerine uygun olarak arzının kolayca arttırabilmesi ve herkes tarafından güven duyulan bir para olması gereklidir. Savaştan sonra ABD, Komünist Blok dışında dünya sanayi üretiminin 2/3 ünü tek başına kendisi karşılıyordu. Batı Avrupa ülkeleri ve Japonya ise savaştan yeni çıkmış ekonomilerini onarmaya çalışmaktaydı. Bu rakipsiz üstünlük neticesinde doların anahtar para olması beklenen bir sonuç olmaktaydı.
Yabancı merkez bankaları, dolar rezervlerinin Amerika’nın merkez bankası durumundaki Federal Reserve Bank’a arz ederek diledikleri an altına çevirebildikleri dolara “altın kadar iyi, hatta daha iyi bir değer birimi” olarak bakıyorlardı. Çünkü, merkez bankaları bu dolarları New York sermaye piyasasında kısa süreli hazine bonoları ve öteki menkullere yatırarak bir faiz elde edebiliyorlardı. Oysa altın, merkez bankalarının kasalarına gömülü kaldığı için hiçbir faiz getirisi olmayacaktı. (altın resmi fiyatı sabit)
Doların anahtar para olması nedeniyle ABD’nin elde ettiği bazı önemli yararları mevcuttur. Bu yararlar ABD’nin bir tür dünya merkez bankacısı olmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Yazımızın üst kısmında belirtildiği gibi, dolar ikili bir fonksiyon ifa etmektedir. Bir yönüyle Amerika’nın ulusal parası iken, diğer yönüyle uluslararası ödemelere aracılık etmektedir. Sonuç olarak, Amerika, merkez bankasının çıkarttığı kağıt paralarla ithalatını finanse etmek gibi bir ayrıcalığa sahip olmaktadır.
Amerika dışındaki ülkeler ise ithalat giderlerini finanse edebilmeleri için ancak mal ve hizmet ihracı yapmalı veya başka bir yolla önce dolar (döviz) kazanmaları gerekli olmaktadır. Sistemin sadece ABD’ye sağladığı bu ayrıcalığa “seignorage” kazançları adı verilmektedir. Kuşkusuz doların bu statüsü, Amerika’ya uluslararası siyasal ilişkilerde de çok önemli bir üstünlük sağlamıştır.
IMF sistemi ABD’ye ayrıca bazı sorumluluklar da getirmekteydi. Örneğin, dış denge durumuna tüm ülkelerden daha fazla özen göstermek ve ödemeler bilânçosunda açık doğuracak politikalardan kaçınmak zorundaydı. Çünkü dış açıklar, doların değerinin düşürerek bu paraya duyulan güveni sarsabilmekteydi. Diğer taraftan ABD, doları bağımsız olarak, yani tek başına devalüe etme imkanına sahip değildi. Çünkü doları hiçbir ülkenin parasına bağlanmamıştı. Zaten devalüasyon, kambiyo denetimi, dış ticaret kısıtlamaları gibi önlemler doların anahtar para statüsü ile bağdaşmazdı. Ayrıca, ABD yabancı merkez bankalarının arz edecekleri dolarları altına çevirmek yükümlülüğü altında olduğundan, dışarıda dolar rezervlerinin aşırı ölçüde genişleyerek altın stoklarının eritmesine karşı duyarlı olunması zorunluydu.
Diğer yandan New York’un büyük bir mali merkez olmasının ABD açısından olumsuz yönleri de mevcuttu. Yabancı ülke ve şirketlerin bu piyasadan borçlanmaları ulusal para arzını ve faizleri beklenmedik şekilde etkileyebildiği gibi, dışarıya ihraç olunan fonlar dış ödemeler bilânçosu üzerinde baskıları arttırmaktaydı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)