25 Kasım 2012 Pazar

Phillips Eğrisi


London School of Economics’in öğretim üyelerinden A. William Phillips(1914-1975) İngiltere’de işsizlik oranı ile fiyat artışları arasındaki ilişkileri gözlemesi sonucunda “ekonomideki fiyat değişmeleri ile işsizlik arasında ters yönlü bir ilişki” olduğunu saptamıştır. 1958 yılında yayınladığı bir makalede bu alandaki bulgularını açıklamıştır. Bu nedenle ekonomideki beklenen enflasyon yani yıllık fiyat artış oranı ile işsizlik oranı arasındaki ters yönlü ilişkiyi ifade eden eğriye Phillips Eğrisi adı verilmektedir.

Özetle, Phillips eğrisine göre; ekonomideki yıllık fiyat değişmeleri ile işsizlik arasındaki bir değiş tokuş (ters yönlü ilişkiyi) vardır. Eğer bir ekonomide işsizlik azaltılmak isteniyorsa enflasyonun artmasının kaçınılmaz olduğu, enflasyonun düşmesi isteniyorsa bu defa işsizliğin artmasının kaçınılmaz olduğu ortaya konmuştur.



Şekil üzerinde göstermek gerekirse, işsizlik oranın U5 den U3 ye düşürülmesi durumunda enflasyon oranın P3 den P6 e yükselmesine katlanılması zorunludur. Phillips in gözlemsel bir eğri niteliğinde sunmuş olduğu ve teorik temelleri olmayan çalışmasını 1960 yılında teorik temellere oturtmuşlardır. Bu sayede Phillips eğrisi kalıcı olmuştur. 

Phillips Eğrisi, işsizliğin düşürülmesinin ancak fiyatların yükselmesi pahasına mümkün olacağı mesajını vermektedir. Nominal ücrete dayalı bir teorik modeldir. Emek arzının nominal ücretlerdeki artışa bağlı olarak artacağı varsayımına dayanmaktadır. 

Dolayısıyla bu kuram, ücretlilerin (çalışanların) fiyat yükselişlerini tahmin edemediklerini ve fiyatlar yükselirken reel ücretlerin düşeceği, aynı anda işverenlerin fiyat değişmelerini doğru tahmin ederek fiyatlarını artıracakları varsayımına dayanmaktadır. 


24 Kasım 2012 Cumartesi

Yaşam Boyu Gelir Hipotezi


Yaşam boyu gelir hipotezi, Modigliani tarafından ileri sürülmüştür. Bu hipoteze göre bireylerin tüketimleri, yaşam boyunca elde etmeyi düşündükleri gelirin fonksiyonudur.

Bu ifadenin daha net anlaşılması için açalım.

Bireyler tüketimlerin göre karar verirken, cari yani yaşadıkları dönemdeki kullanabilir gelirlerini değil, gelecek dönemlerde elde edecekleri gelirleri de hesaba katarlar. Bu nedenle bireylerin tüketimleri yaşam boyunca elde etmeyi düşündükleri gelirlerin fonksiyonu olmaktadır. Bireyin yaşamları, elde ettikleri ve elde edecekleri gelirler göz önüne alındığında, aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, gençlik dönemi, orta yaş dönemi ve yaşlılık dönemleri olmak üzere 3 e ayrılabilir.



Gençlik döneminde iş hayatına yeni atılan bireylerin gelirleri azdır. Ancak gelecekte gelirlerinin yükseleceğini tahmin ediyorlarsa, gelirlerinden daha fazla tüketim yaparlar. Gelirlerinden fazla tüketim varsa bu fazla tüketim, tasarrufların çözümüyle sağlanır, tasarrufları yoksa borçlanma ile sağlanır. Bu nedenle bu dönemde kişinin tasarrufları sıfır ve hatta negatiftir.

Orta Yaş Döneminde, bireylerin gelirleri artar. Ancak artan gelirlerin tamamını harcamazlar. Bir kısmını tasarruf ederler. Tasarrufun nedeni, geçmişteki borçlarını ödemek için olduğu kadar, gelirlerin azalacağı yaşlılık dönemini rahat geçirme arzusudur. Bu dönem tasarrufları tüketimden fazla olmaktadır. 

İleri Yaş, Emeklilik Döneminde gelirler azalır. Bu dönemde kendilerine orta yaş döneminde yaptıkları tasarrufları yani birikimleri destek olur. Tekrar gelirlerinden fazla harcama söz konusu olmaktadır. Sonuç olarak negatif tasarruf dönemi yeniden başlamıştır.


Sürekli Gelir Hipotezi


Friedman tarafından öne sürülmüş olan sürekli gelir hipotezine göre tüketim, kişilerin cari dönemde elde ettikleri harcanabilir gelirleri yanında aynı zamanda, ileri dönemde elde etmeyi bekledikleri gelirine de bağlıdır.

Friedman’a göre kişilerin tüketimleri, Keynes in öne sürdüğü gibi sadece cari gelirlerine (harcanabilir gelire) değil, gelecekteki gelirlerine bağlı olarak elde edilen bir ortalama gelire bağlıdır. Bu gelire sürekli gelir denilmektedir. Sürekli gelir kişinin planlanan dönem içerisinde kazanmaya devam edeceğini düşündüğü gelirlerin ağırlıklı ortalamasıdır.

Friedman’a göre kişiler için ölçülebilir gelir ve ölçülebilir tüketimi, sürekli gelirlerine (kişinin beklediği, elde edeceğini umduğu gelir) bağlıdır. Dolayısıyla kişiler, geçici olarak elde ettikleri gelire bakarak tüketimlerini değiştirmezler. Yani kişiler, cari gelirleri ile gelecekte elde edecekleri gelirleri veri iken, tüketimlerini “ömürlerinin kalan kısmında sürdürebilecekleri düzenli tüketim oranı”nı göz önüne alarak belirlerler. Bu nedenle bireylerin tüketimleri cari gelir düzeyindeki değişimlere (beklenmeyen, geçici gelire) bağlı olarak değişmez.


Bu düşüncenin doğal bir sonucu olarak, hükümetin maliye politikası aracı olarak vergilerin indirilmesi, bunu geçici bir gelir artışı olarak kabul edilmesi halinde, ekonomide beklendiği gibi tüketim harcamalarında artış ve sonuç olarak ekonomide istenilen talep artışı söz konusu olmayabilecektir. Görüldüğü gibi, Friedman’a göre bireylerin tüketimleri sürekli gelire bağlıdır.Marjinal tüketim eğilimini değiştiren faktör sürekli gelirdir ve sürekli gelirde cari gelir kadar değişken değildir.



21 Kasım 2012 Çarşamba

Paranın Miktar Teorisi


Miktar Teorisi olarak da bilinen söz konusu teori para arzı ile fiyatlar genel düzeyi arasındaki ilişkiyi açıklamaktadır. Miktar teorisini açıklayan ekonomistlerin görüşleri arasında bazı farklar mevcuttur. En gelişmiş şekliyle Neo-Klasikler tarafından savunulan miktar teorisi, mübadele yaklaşımı ve para tutumu yaklaşımı olmak üzere iki şekilde açıklanmıştır.

Miktar Teorisi ve Fisher Denklemi (Mübadele Yaklaşımı)
Amerikalı iktisatçı I. Fisher (1867-1947) tarafından 1911 yılında esasları belirtilen bu teoriye göre, bir ekonomide para miktarında meydana gelecek olan artma ya da azalmalar, aynı yönde ve aynı oranda ekonomideki fiyatlar genel düzeyine yansıyacaktır.

I.Fisher, miktar teorisini mübadele denklemi adını verdiği denklem ile açıklamaktadır. Bu denklem daha sonra kendi adıyla Fisher Denklemi olarak isimlendirilmiştir.

M.V=P.T

M, ekonomideki para arzını (dolanımdaki para miktarı)
V, paranın tedavül (dolanım) hızını, yani ekonomideki para miktarının bir dönemde kaç kere el değiştirdiğini,
P, ödemelere konu olan işlemlerin ortalama fiyatı (fiyatlar genel düzeyi)
T, işlem hacmini (paranın aracılık ettiği işleme konu olan mal ve hizmet miktarı) ifade etmektedir.

Bu denklemin sağ tarafı, ekonomide belirli bir dönemde (genelde 1 yıl) el değiştiren, mal ve hizmet miktarı ile bu işlemlerin ortalama fiyatının çarpımını ifade etmektedir. P.T

Bu denklemin sol tarafı ise, ekonomide dolaşımdaki para miktarı ile paranın el değiştirme hızının çarpımını (M.V) ifade etmektedir.

Doğal olarak, ekonomideki işlem hacminin parasal değeri (MV), bu işlemler esnasında yapılan ödemeler toplamına (PT) eşit olmaktadır. Bu nedenle, mübadele denklemi, basit bir gerçeğin ifadesi olmaktadır.

Fisher’a göre, V yani paranın dolanım hızı;
-ücretlilere yapılan ödemelerin sıklık derecesine (aylık ya da haftalık)
-bankaların ve diğer finans kurumlarının para tutma zorunluluğuna,
-kişilerin fiyatlar genel düzeyi ile ilgili beklentilerine
-halkın tüketim eğilimine bağlı olmaktadır

Kısa dönemde V sabit kabul edilebilmektedir.

T ise, yani bir ekonomide belirli bir dönemde alınıp satılan mal ve hizmet miktarı (işlem hacmi) ekonominin tam istihdamda olduğu varsayıldığından, sabit kabul edilebilir. T’nin değişmesi, ancak ekonominin üretim kapasitesinin arttırılmasına ve yeni teknolojilerin geliştirilmesine bağlıdır. Bunların kısa dönemde değişmesi mümkün değildir.

Bir ekonomide kısa dönemde, mübadele denklemindeki V ve T sabit olduğuna göre, denklemin sol yanındaki para miktarı M değiştiğinde, denklemin sağ tarafındaki fiyatlar genel düzeyi (P) para miktarıyla aynı yönde ve oranda artacaktır.


Miktar Teorisi ve Cambridge Denklemi (Para Tutumu Yaklaşımı)
Fisher, paranın değerini, para arzını ön plana koyarak açıklıyordu. Başta A. Marshall ve A.C. Pigou olmak üzere bir grup Cambridge Üniversitesi profesörlerinin, para değerinin belirlenmesinde para talebini öne çıkaran bir açıklama geliştirdikleri yeni bir denklem meydana gelmiştir.

M=k.P.Y

Cambridge denklemi olarak ifade edilen bu sembollerin anlamı şöyledir;

M, ekonomideki her türlü para arzını,
Y, reel milli geliri,
K, karar birimlerinin yanlarında bulundurmak istedikleri para miktarının nominal milli gelir içindeki payı (nominal milli hasıla iççin ne kadar para talebi olduğu)
P, fiyatlar genel düzeyi

Özetle,
Denklemin sol tarafı, ekonomideki para arzını (M)
Denklemin sağ tarafı ise, para talebini ifade etmektedir. k.P.Y ifadesini P ve k.Y olarak ayırmak mümkündür.

(k.Y) reel milli gelir (Y) ile nominal milli geliri gerçekleştirmek için elde tutulmak istenen paranın nominal milli gelire oranının (k) çarpımı, yani reel para talebini vermektedir. Bu çarpım bize nominal para talebini vermektedir.

Söz konusu denklemde P yi fiyatlar genel düzeyini yalnız bırakırsak,
P = M / k.Y elde edilir. k.Y nin kısa dönemde değişmediği düşünülürse, para arzındaki (M) artış, fiyatlar genel düzeyini aynı oranda ve yönde değiştirecektir. Görüldüğü gibi iki ayrı teoride aynı sonuca varmaktadır.

Daha anlaşılır olmak maksadıyla (k) nın neyi ifade ettiğini ve kY nin kısa dönemde neden sabit kabul edileceğini açıklamaya çalışalım.

k, reel milli geliri(Y) gerçekleştirebilmek için elde tutulmak istenen para miktarının nominal milli gelire oranı olmaktadır. Örneğin, bir yılda gerçekleştirilmek istenen milli gelir 100 birim ise, karar birimleri bu geliri elde ederken ellerinde ortalama olarak 25 birim para tutmak istiyorlarsa, k=25/100 = ¼ olmaktadır.

Bu durum söz konusu ekonomide paranın dört defa el değiştirdiğini ifade etmektedir. k nin V nin tersi olduğu bu açıklama ile ortaya çıkmaktadır.  

K= 1 / V

k, halkın alışkanlarına ve psikolojik koşullara bağlı olduğundan, kısa dönemde sabit kabul edilebilmektedir. Neo-Klasikler ekonominin daima istihdamda olduğunu varsaydıklarına göre, Y’de kısa dönemde sabit kabul edilebilir. O halde kY yi, yani reel para talebini kısa dönemde sabit kabul edebiliriz.

Bu iki yaklaşım arasındaki temel farklar;

Birinci Fark, Fisher denkleminde belirli bir dönemde alınıp satılan mal miktarı (işlem hacmi T) yer alırken, Cambridge denkleminde reel milli gelire (Y) yer verilmiştir.

İkinci Fark ise, Fisher denkleminde para arzı ön plana çıkarılırken, Cambridge denkleminde para talebi (elde para tutma)ön plana çıkartılmıştır. Fisher yaklaşımında “elde para tutma mecburiyetine yer verilirken, Cambridge yaklaşımında “elde para tutma arzusu”na yer verilmiştir.

Zira, Fisher için para değişim aracı olarak nitelendirilirken, Cambridge için değişim aracından öte servet unsuru olmaktadır.

Karar birimlerinin, ne kadar parayı ellerinde tutmak istedikleri ön plandadır. Bu nedenle bu yaklaşıma para tutumu yaklaşımı da denilmektedir. (Cambridge) Paranın muamelat ve ihtiyat güdüleri ile elde tutulduğu kabul edilmektedir.

Diğer taraftan miktar teorisini ortaya atan Neo-Klasik yaklaşımlardan hem Fisher, hem Cambridge yaklaşımında paranın dolanım hızının kısa dönemde sabit olduğu söylenebilir.

Fakat, bu iki denklemde paranın dolanım hızı açısından iki fark söz konusudur.

Birincisi, Cambridge denkleminde, faiz oranı bir değişken olarak yer almamasına rağmen, faiz oranı değişmelerinde k’de görülecek dalgalanmalar söz konusu olacaktır.

İkincisi, Fisher yaklaşımında, denklemin sağ tarafında ekonomideki işlemler hacmi (T) yer alırken, Cambridge yaklaşımında ulusal gelir (Y) yer almaktadır. Bu nedenle Fisher yaklaşımında “paranın işlem dolaşım hızı” söz konusu edilirken, Cambridge yaklaşımında  “paranın gelir dolaşım hızı” söz konusudur.

Özetle, paranın dolaşım hızı, klasik miktar teorisinin hem mübadele yaklaşımında (Fisher Denklemi), hem de para tutumu yaklaşımında (Cambridge denklemi) sabittir.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Para İkamesi


Bir ülkede ulusal paranın, yaşanan yüksek enflasyonla birlikte sürekli değer kaybına uğraması neticesinde ulusal paraya olan güven sarsılacaktır. Ulusal paranın mübadele ve tasarruf aracı olma fonksiyonlarını hakkıyla yerine getirememesi sonucunda ülke vatandaşları daha güvenilir buldukları yabancı paraları talep etmeyebaşlarlar. 

Dolayısıyla, insanların kendi ekonomilerine güvenmedikleri için kendi paralarından kaçıp hem günlük alışverişlerini yabancı parayla yapmaları hem de tasarruflarını yabancı para olarak muhafaza etmeleri söz konusu olmaktadır. Bu şekilde yabancı paraların ülke parasının yerini almasınapara ikamesi ya da ülke parası yerine genellikle dolar geçtiğinden, para ikamesine kısaca "dolarizasyon" denilmektedir.


Dışsal Ekonomiler


Bir firmanın üretim maliyeti, aynı zamanda faaliyette bulunduğu endüstrinin büyümesi kalabalıklaşması sonucu ortaya çıkan avantaj ve dezavantajlara bağlı olarak, yükselebildiği gibi, düşmesi de mümkündür.

İşte firmanın maliyetlerini etkileyen, fakat firmanın faaliyetleri dışında, içinde bulunduğu endüstriden sağladığı kazanç ve kayıplara, dışsal ekonomiler ve negatif dışsal ekonomiler denilmektedir.

Ödenmeyen üretim faktörü olarak da ifade edilen ve firmanın karşılığında bir şey vermeden sağladığı faydayı ifade eden pozitif dışsal ekonomilerin başlıcaları olarak, daha ucuz yarı işlenmiş mamul ve kalifiye eleman temini ile satın alınan hizmetlerden ve alt-yapı tesislerinden sağlanan avantajlar sayılabilir.

Bir endüstrinin aşırı derecede kalabalıklaşması, bazen maliyetleri yükselten bir takım olumsuzlukların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Negatifdışsal ekonomiler dediğimiz bu kayıplar genellikle, endüstri kalabalıklaştıkça sayısı artan firmaların birbirlerine verdikleri zararlardan kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak, dışsal ekonomi (eğer pozitif dışsal ekonomi kastediliyorsa) bir üreticinin karşılığında hiçbir şey vermeden sektördeki diğer üreticilerden sağladığı fayda veya avantajlar olarak ifade edilebilir.


18 Kasım 2012 Pazar

Marjinal Fayda Toplam Fayda


Bir tüketicinin belirli bir dönemde (bir saat, bir gün, bir hafta, bir yıl) belirli bir maldan tükettiği miktar arttığında her ilave birimin toplam faydada yaptığı değişiklik olan marjinal fayda giderek azalmaktadır.

Marjinal Faydanın bu azalış seyri tüketilen her mal ve her tüketici için, her yerde geçerlidir.

Gossen Kanunu olarak da bilinen bu olayın evrensel olduğunu belirtmek için azalan marjinal fayda kanunu denilmektedir.

Azalan Marjinal fayda kuralının geçerli olduğu bir durumda, bir mal ya da hizmet, ilk biriminden itibaren tüketilmeye başlandığında toplam fayda azalan bir hızla artarken, marjinal fayda, ilk birimden itibaren azalmaktadır. Marjinal fayda ile toplam fayda arasındaki ilişkileri aşağıda şekil üzerinde inceleyebiliriz.




MU (marjinal fayda) TU ya (toplam fayda) yön vermektedir.
Sonuç olarak,
TU artarken, MU daima pozitif olmaktadır.
TU azalırken ise, MU negatif değerler almaktadır.
TU maksimum iken, MU sıfır olmaktadır.