temel ekonomi bilgileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
temel ekonomi bilgileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2012 Pazar

Phillips Eğrisi


London School of Economics’in öğretim üyelerinden A. William Phillips(1914-1975) İngiltere’de işsizlik oranı ile fiyat artışları arasındaki ilişkileri gözlemesi sonucunda “ekonomideki fiyat değişmeleri ile işsizlik arasında ters yönlü bir ilişki” olduğunu saptamıştır. 1958 yılında yayınladığı bir makalede bu alandaki bulgularını açıklamıştır. Bu nedenle ekonomideki beklenen enflasyon yani yıllık fiyat artış oranı ile işsizlik oranı arasındaki ters yönlü ilişkiyi ifade eden eğriye Phillips Eğrisi adı verilmektedir.

Özetle, Phillips eğrisine göre; ekonomideki yıllık fiyat değişmeleri ile işsizlik arasındaki bir değiş tokuş (ters yönlü ilişkiyi) vardır. Eğer bir ekonomide işsizlik azaltılmak isteniyorsa enflasyonun artmasının kaçınılmaz olduğu, enflasyonun düşmesi isteniyorsa bu defa işsizliğin artmasının kaçınılmaz olduğu ortaya konmuştur.



Şekil üzerinde göstermek gerekirse, işsizlik oranın U5 den U3 ye düşürülmesi durumunda enflasyon oranın P3 den P6 e yükselmesine katlanılması zorunludur. Phillips in gözlemsel bir eğri niteliğinde sunmuş olduğu ve teorik temelleri olmayan çalışmasını 1960 yılında teorik temellere oturtmuşlardır. Bu sayede Phillips eğrisi kalıcı olmuştur. 

Phillips Eğrisi, işsizliğin düşürülmesinin ancak fiyatların yükselmesi pahasına mümkün olacağı mesajını vermektedir. Nominal ücrete dayalı bir teorik modeldir. Emek arzının nominal ücretlerdeki artışa bağlı olarak artacağı varsayımına dayanmaktadır. 

Dolayısıyla bu kuram, ücretlilerin (çalışanların) fiyat yükselişlerini tahmin edemediklerini ve fiyatlar yükselirken reel ücretlerin düşeceği, aynı anda işverenlerin fiyat değişmelerini doğru tahmin ederek fiyatlarını artıracakları varsayımına dayanmaktadır. 


21 Kasım 2012 Çarşamba

Paranın Miktar Teorisi


Miktar Teorisi olarak da bilinen söz konusu teori para arzı ile fiyatlar genel düzeyi arasındaki ilişkiyi açıklamaktadır. Miktar teorisini açıklayan ekonomistlerin görüşleri arasında bazı farklar mevcuttur. En gelişmiş şekliyle Neo-Klasikler tarafından savunulan miktar teorisi, mübadele yaklaşımı ve para tutumu yaklaşımı olmak üzere iki şekilde açıklanmıştır.

Miktar Teorisi ve Fisher Denklemi (Mübadele Yaklaşımı)
Amerikalı iktisatçı I. Fisher (1867-1947) tarafından 1911 yılında esasları belirtilen bu teoriye göre, bir ekonomide para miktarında meydana gelecek olan artma ya da azalmalar, aynı yönde ve aynı oranda ekonomideki fiyatlar genel düzeyine yansıyacaktır.

I.Fisher, miktar teorisini mübadele denklemi adını verdiği denklem ile açıklamaktadır. Bu denklem daha sonra kendi adıyla Fisher Denklemi olarak isimlendirilmiştir.

M.V=P.T

M, ekonomideki para arzını (dolanımdaki para miktarı)
V, paranın tedavül (dolanım) hızını, yani ekonomideki para miktarının bir dönemde kaç kere el değiştirdiğini,
P, ödemelere konu olan işlemlerin ortalama fiyatı (fiyatlar genel düzeyi)
T, işlem hacmini (paranın aracılık ettiği işleme konu olan mal ve hizmet miktarı) ifade etmektedir.

Bu denklemin sağ tarafı, ekonomide belirli bir dönemde (genelde 1 yıl) el değiştiren, mal ve hizmet miktarı ile bu işlemlerin ortalama fiyatının çarpımını ifade etmektedir. P.T

Bu denklemin sol tarafı ise, ekonomide dolaşımdaki para miktarı ile paranın el değiştirme hızının çarpımını (M.V) ifade etmektedir.

Doğal olarak, ekonomideki işlem hacminin parasal değeri (MV), bu işlemler esnasında yapılan ödemeler toplamına (PT) eşit olmaktadır. Bu nedenle, mübadele denklemi, basit bir gerçeğin ifadesi olmaktadır.

Fisher’a göre, V yani paranın dolanım hızı;
-ücretlilere yapılan ödemelerin sıklık derecesine (aylık ya da haftalık)
-bankaların ve diğer finans kurumlarının para tutma zorunluluğuna,
-kişilerin fiyatlar genel düzeyi ile ilgili beklentilerine
-halkın tüketim eğilimine bağlı olmaktadır

Kısa dönemde V sabit kabul edilebilmektedir.

T ise, yani bir ekonomide belirli bir dönemde alınıp satılan mal ve hizmet miktarı (işlem hacmi) ekonominin tam istihdamda olduğu varsayıldığından, sabit kabul edilebilir. T’nin değişmesi, ancak ekonominin üretim kapasitesinin arttırılmasına ve yeni teknolojilerin geliştirilmesine bağlıdır. Bunların kısa dönemde değişmesi mümkün değildir.

Bir ekonomide kısa dönemde, mübadele denklemindeki V ve T sabit olduğuna göre, denklemin sol yanındaki para miktarı M değiştiğinde, denklemin sağ tarafındaki fiyatlar genel düzeyi (P) para miktarıyla aynı yönde ve oranda artacaktır.


Miktar Teorisi ve Cambridge Denklemi (Para Tutumu Yaklaşımı)
Fisher, paranın değerini, para arzını ön plana koyarak açıklıyordu. Başta A. Marshall ve A.C. Pigou olmak üzere bir grup Cambridge Üniversitesi profesörlerinin, para değerinin belirlenmesinde para talebini öne çıkaran bir açıklama geliştirdikleri yeni bir denklem meydana gelmiştir.

M=k.P.Y

Cambridge denklemi olarak ifade edilen bu sembollerin anlamı şöyledir;

M, ekonomideki her türlü para arzını,
Y, reel milli geliri,
K, karar birimlerinin yanlarında bulundurmak istedikleri para miktarının nominal milli gelir içindeki payı (nominal milli hasıla iççin ne kadar para talebi olduğu)
P, fiyatlar genel düzeyi

Özetle,
Denklemin sol tarafı, ekonomideki para arzını (M)
Denklemin sağ tarafı ise, para talebini ifade etmektedir. k.P.Y ifadesini P ve k.Y olarak ayırmak mümkündür.

(k.Y) reel milli gelir (Y) ile nominal milli geliri gerçekleştirmek için elde tutulmak istenen paranın nominal milli gelire oranının (k) çarpımı, yani reel para talebini vermektedir. Bu çarpım bize nominal para talebini vermektedir.

Söz konusu denklemde P yi fiyatlar genel düzeyini yalnız bırakırsak,
P = M / k.Y elde edilir. k.Y nin kısa dönemde değişmediği düşünülürse, para arzındaki (M) artış, fiyatlar genel düzeyini aynı oranda ve yönde değiştirecektir. Görüldüğü gibi iki ayrı teoride aynı sonuca varmaktadır.

Daha anlaşılır olmak maksadıyla (k) nın neyi ifade ettiğini ve kY nin kısa dönemde neden sabit kabul edileceğini açıklamaya çalışalım.

k, reel milli geliri(Y) gerçekleştirebilmek için elde tutulmak istenen para miktarının nominal milli gelire oranı olmaktadır. Örneğin, bir yılda gerçekleştirilmek istenen milli gelir 100 birim ise, karar birimleri bu geliri elde ederken ellerinde ortalama olarak 25 birim para tutmak istiyorlarsa, k=25/100 = ¼ olmaktadır.

Bu durum söz konusu ekonomide paranın dört defa el değiştirdiğini ifade etmektedir. k nin V nin tersi olduğu bu açıklama ile ortaya çıkmaktadır.  

K= 1 / V

k, halkın alışkanlarına ve psikolojik koşullara bağlı olduğundan, kısa dönemde sabit kabul edilebilmektedir. Neo-Klasikler ekonominin daima istihdamda olduğunu varsaydıklarına göre, Y’de kısa dönemde sabit kabul edilebilir. O halde kY yi, yani reel para talebini kısa dönemde sabit kabul edebiliriz.

Bu iki yaklaşım arasındaki temel farklar;

Birinci Fark, Fisher denkleminde belirli bir dönemde alınıp satılan mal miktarı (işlem hacmi T) yer alırken, Cambridge denkleminde reel milli gelire (Y) yer verilmiştir.

İkinci Fark ise, Fisher denkleminde para arzı ön plana çıkarılırken, Cambridge denkleminde para talebi (elde para tutma)ön plana çıkartılmıştır. Fisher yaklaşımında “elde para tutma mecburiyetine yer verilirken, Cambridge yaklaşımında “elde para tutma arzusu”na yer verilmiştir.

Zira, Fisher için para değişim aracı olarak nitelendirilirken, Cambridge için değişim aracından öte servet unsuru olmaktadır.

Karar birimlerinin, ne kadar parayı ellerinde tutmak istedikleri ön plandadır. Bu nedenle bu yaklaşıma para tutumu yaklaşımı da denilmektedir. (Cambridge) Paranın muamelat ve ihtiyat güdüleri ile elde tutulduğu kabul edilmektedir.

Diğer taraftan miktar teorisini ortaya atan Neo-Klasik yaklaşımlardan hem Fisher, hem Cambridge yaklaşımında paranın dolanım hızının kısa dönemde sabit olduğu söylenebilir.

Fakat, bu iki denklemde paranın dolanım hızı açısından iki fark söz konusudur.

Birincisi, Cambridge denkleminde, faiz oranı bir değişken olarak yer almamasına rağmen, faiz oranı değişmelerinde k’de görülecek dalgalanmalar söz konusu olacaktır.

İkincisi, Fisher yaklaşımında, denklemin sağ tarafında ekonomideki işlemler hacmi (T) yer alırken, Cambridge yaklaşımında ulusal gelir (Y) yer almaktadır. Bu nedenle Fisher yaklaşımında “paranın işlem dolaşım hızı” söz konusu edilirken, Cambridge yaklaşımında  “paranın gelir dolaşım hızı” söz konusudur.

Özetle, paranın dolaşım hızı, klasik miktar teorisinin hem mübadele yaklaşımında (Fisher Denklemi), hem de para tutumu yaklaşımında (Cambridge denklemi) sabittir.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Para İkamesi


Bir ülkede ulusal paranın, yaşanan yüksek enflasyonla birlikte sürekli değer kaybına uğraması neticesinde ulusal paraya olan güven sarsılacaktır. Ulusal paranın mübadele ve tasarruf aracı olma fonksiyonlarını hakkıyla yerine getirememesi sonucunda ülke vatandaşları daha güvenilir buldukları yabancı paraları talep etmeyebaşlarlar. 

Dolayısıyla, insanların kendi ekonomilerine güvenmedikleri için kendi paralarından kaçıp hem günlük alışverişlerini yabancı parayla yapmaları hem de tasarruflarını yabancı para olarak muhafaza etmeleri söz konusu olmaktadır. Bu şekilde yabancı paraların ülke parasının yerini almasınapara ikamesi ya da ülke parası yerine genellikle dolar geçtiğinden, para ikamesine kısaca "dolarizasyon" denilmektedir.


Dışsal Ekonomiler


Bir firmanın üretim maliyeti, aynı zamanda faaliyette bulunduğu endüstrinin büyümesi kalabalıklaşması sonucu ortaya çıkan avantaj ve dezavantajlara bağlı olarak, yükselebildiği gibi, düşmesi de mümkündür.

İşte firmanın maliyetlerini etkileyen, fakat firmanın faaliyetleri dışında, içinde bulunduğu endüstriden sağladığı kazanç ve kayıplara, dışsal ekonomiler ve negatif dışsal ekonomiler denilmektedir.

Ödenmeyen üretim faktörü olarak da ifade edilen ve firmanın karşılığında bir şey vermeden sağladığı faydayı ifade eden pozitif dışsal ekonomilerin başlıcaları olarak, daha ucuz yarı işlenmiş mamul ve kalifiye eleman temini ile satın alınan hizmetlerden ve alt-yapı tesislerinden sağlanan avantajlar sayılabilir.

Bir endüstrinin aşırı derecede kalabalıklaşması, bazen maliyetleri yükselten bir takım olumsuzlukların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Negatifdışsal ekonomiler dediğimiz bu kayıplar genellikle, endüstri kalabalıklaştıkça sayısı artan firmaların birbirlerine verdikleri zararlardan kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak, dışsal ekonomi (eğer pozitif dışsal ekonomi kastediliyorsa) bir üreticinin karşılığında hiçbir şey vermeden sektördeki diğer üreticilerden sağladığı fayda veya avantajlar olarak ifade edilebilir.


18 Kasım 2012 Pazar

Marjinal Fayda Toplam Fayda


Bir tüketicinin belirli bir dönemde (bir saat, bir gün, bir hafta, bir yıl) belirli bir maldan tükettiği miktar arttığında her ilave birimin toplam faydada yaptığı değişiklik olan marjinal fayda giderek azalmaktadır.

Marjinal Faydanın bu azalış seyri tüketilen her mal ve her tüketici için, her yerde geçerlidir.

Gossen Kanunu olarak da bilinen bu olayın evrensel olduğunu belirtmek için azalan marjinal fayda kanunu denilmektedir.

Azalan Marjinal fayda kuralının geçerli olduğu bir durumda, bir mal ya da hizmet, ilk biriminden itibaren tüketilmeye başlandığında toplam fayda azalan bir hızla artarken, marjinal fayda, ilk birimden itibaren azalmaktadır. Marjinal fayda ile toplam fayda arasındaki ilişkileri aşağıda şekil üzerinde inceleyebiliriz.




MU (marjinal fayda) TU ya (toplam fayda) yön vermektedir.
Sonuç olarak,
TU artarken, MU daima pozitif olmaktadır.
TU azalırken ise, MU negatif değerler almaktadır.
TU maksimum iken, MU sıfır olmaktadır.

Marjinal ve Toplam Tüketici Rantı


Marjinal tüketici rantı, tüketicinin bir maldan ilave bir birim daha satın almak için ödemeye razı olduğu en yüksek fiyatla, normalde ödediği fiyat arasındaki farktır.

Örneğin; tüketici A, ilave bir fincan kahveye en fazla 20 TL ödemeye razıiken, söz konusu kahveyi 5 TL den alabiliyorsa, satın aldığı kahvenin son fincanından 15 TL tüketici rantı elde etmiş olmaktadır.

O halde marjinal tüketici rantı, tüketicinin bir mala ödemeye razı olacağı en yüksek fiyat anlamına gelen söz konusu malın marjinal faydası ile malı alabileceği fiyat arasındaki farka marjinal tüketici rantı denilmektedir.

Toplam tüketici rantı ise, tüketicinin bir maldan belirli bir miktar satın alması halinde elde ettiği marjinal tüketici rantlarının toplamına eşittir. Yani, toplam tüketici rantı belirli miktar (1 birim veya daha fazla) satın alınması halinde elde edilen toplam fayda ile malı satın almak için yapılan harcama miktarı arasındaki fark demektir.

Tüketici bir maldan toplam tüketici rantını maksimum yapan miktar kadar satın almaktadır.

Tüketici bir maldan tüketici rantı elde edebildiği sürece satın alım yapacaktır. Ancak doğal olarak bir maldan satın alınan miktar arttıkça, o malın marjinal faydası azalacak, ve marjinal tüketici rantı da azalacaktır.

Tüketici bir maldan o mala ödemeye razı olduğu en yüksek fiyat ile o malı satın alabileceği fiyat eşit oluncaya kadar satın alım yapacaktır. Fiyat bu düzeye geldiğinde marjinal tüketici rantı sıfır olurken, toplam tüketici rantı da maksimum düzeye çıkmaktadır.

Şimdi fiyatı bilinen bir maldan tüketicinin ne kadar satın alacağını, bir şekil yardımıyla açıklamaya çalışmamız daha uygun olacaktır.



Yukarıdaki şekilde azalan bir seyir gösteren marjinal fayda eğrisi (MU) tüketicinin bir maldan sahip olduğu miktarla birlikte, o maldan elde ettiği marjinal faydanın azaldığını göstermektedir. (bir kişi ikinci bardak su içerken aldığı haz ile susuzluğunu gidermek için içtiği ilk bardak su arasındaki farktan bunu anlayabiliriz.)

Söz konusu malın kahve olduğunu düşünürsek, tüketici ilk satın aldığı ve tükettiği 1 fincan kahvedenP0 kadar haz duymaktadır. P1 kadar marjinal fayda elde etmektedir. P1 fiyatını ödemeye razıdır. Ancak kahvenin fincan fiyatı P3 ise, tüketici P3 fiyatından satın aldığı kahvenin son fincanından P1-P3 kadar marjinal tüketici rantı elde etmektedir. Bu durumda tüketici, söz konusu mala ödemeye razı olduğu en yüksek fiyat olan P1, satın aldığı fiyattan yüksek olduğundan daha fazla mal almaya istekli olacaktır.

Tüketici ikinci fincan kahve satın aldığında, elde ettiği marjinal fayda OP2 düzeyine düşmektedir. Tüketici bu miktar mal için P2 kadar bir fiyat ödemeye razıyken, söz konusu malı yine P3 fiyatından satın aldığında içtiği ikinci kahveden P2-P3 kadar bir marjinal tüketici rantı elde edecektir. Bir maldan ne kadar satın alacağına karar verirken, toplam tüketici rantını en yüksek düzeye çıkarmaya yönelen tüketici, ikinci kahveyi içtiğinde, toplam tüketici rantı henüz en yüksek düzeye erişmediği için satın aldığı miktarı yine arttıracaktır.

Tüketici üçüncü fincan kahveyi içtiğinde, söz konusu üçüncü fincan için ödemeye razı olduğu fiyat, o kahveye ödeyeceği fiyata eşit olmaktadır. (P3) Bu durumda marjinal tüketici rantı SIFIR (0) ve toplam tüketici rantı da maksimum olmaktadır.

Bu noktadan sonra kişinin içeceği yeni kahveye vermeye razı olduğu fiyat, mevcut fiyattan az olduğu için kişi artık kahve içmeyecektir.

Toplam Tüketici Rantı Hesaplanması

Şekil Yardımıyla;
Toplam tüketici rantı, her ilave satın alınan birimlerden elde edilen marjinal tüketici rantlarının toplamına eşit olmaktadır.

Şekilde tüketici 3 fincan kahve satın alması halinde, satın aldığı ilave fincan kahveler karşılığında elde ettiği marjinal faydaların toplamı P0CNO alanı kadardır.

Bu alan P0CNO aynı zamanda, tüketicinin her fincan kahveyi ödemeye razı olduğu en yüksek fiyattan satın alması halinde üç fincan kahve için ödemeye razı olacağı toplam para miktarı demektir.

Tüketici tüm kahveler için P3 fiyatından ödeme yapmış olduğu için P3CNO alanı kadar bir ödeme yapmaktadır.

Doğal olarak tüketici rantı söz konusu alanların birbirinden çıkartılmasıyla bulunacaktır. (P0CNO - P3CNO) Bu rant kısaca P0P3Cşeklinin alanı (gri alan) kadar olmaktadır.




Marjinal Fayda Eğrisinden Ferdi Talep Eğrisine
Bir tüketicinin herhangi bir maldan, o malın fiyatı dışındaki faktörler sabitken, çeşitli fiyatlardan satın almak istediği miktarları veren ferdi talep eğrisi söz konusu tüketici için, o malın marjinal fayda eğrisine özdeştir.

Bunun nedenlerini sıralayalım.

-Bir fincan kahvenin fiyatı P0 düzeyindeyken, tüketici söz konusu maldan almak istemez.
-Bir fincan kahvenin fiyatı P1 düzeyine gelince, tüketici bir fincan kahveiçecektir.
-Bir fincan kahvenin fiyatı P2 düzeyine gelince ise, tüketici iki fincan kahve içecektir.
-Malın fiyatı P3seviyesine inince, bu kez tüketici üç fincan kahve içecektir.

Tüketicinin çeşitli fiyatlardan satın almak istedikleri mal miktarlarını veren A, B, C ve benzeri noktalar birleştirildiğinde, tüketicinin çeşitli fiyatlardan satın almak istediği mal miktarlarının ne olduğunu veren ferdi talep eğrisi elde edilmektedir.
Bu talep eğrisi aynı zamanda, marjinal fayda eğrisine özdeştir.


21 Ekim 2012 Pazar

Stagflasyon


Stagflasyon, ekonomik durgunluk ile enflasyonun aynı anda yaşandığı makroekonomik duruma verilen addır. Bu durumda ekonomideki işsizlik oranı artarken fiyatlar da hızla yükselmektedir.

1970 yılında İngilizcede stagnant (durgun) ile inflation (enflasyon, fiyatlar genel düzeyinin sürekli ve hissedilir artışı) kelimelerinin birleşmesinden türetilmiştir.

Hem Klasik iktisat Teorisi'nde hem de Keynesyen Teori'de stagflasyon, paradoksal bir durumdur (normalde enflasyon ve işsizlik oranı arasında ters orantı mevcuttur biri düşerken diğeri yükselir; ancak stagflasyon ortamında her ikisi de yükselmektedir). Her iki kuram çerçevesinde açıklanması olanaksızdır. Ekonomilerde enflasyonun ortaya çıkması, toplam talebin toplam arzı aşacak derecede artması sonucudur. Toplam arz, toplam talepteki artışı karşılayamamaktadır çünkü ekonomide, istihdam edilerek üretimi artıracak işgücü kalmamıştır, ekonomi tam istihdamdadır. Oysa durgunluk, istihdamın düşmesidir.
Gelişmekte olan ülkelerde, kronikleşmiş bir düşük istihdam görülür. Toplam talebin artması durumunda -ki bu ülkelerde kronikleşmiş bir toplam talep fazlası vardır- toplam arz, istihdam edilebilecek serbest işgücü olmasına karşın artırılamaz çünkü üreticiler, üretim araçlarında ve işgücünde gerekli artışı sağlayacak finansman olanaklarından yoksundurlar. Bu ülkelerde, sanayileşmiş ülkelerin aksine olarak sermaye talebine uyum sağlayacak kadar esnek bir sermaye arzı yoktur. Dolayısıyla bu ülkeler, tam istihdamda olmasalar bile, sonuç itibariyle tam istihdam koşullarında bir ekonomi gibidirler, talep artışı, enflasyonist bir etki yaratır.

Oysa sanayileşmiş ülkelerde, herhangi bir nedenle ekonominin tam istihdamın altında olması durumunda, toplam talep artışı, istihdam artışını, dolayısıyla arz artışını getirir ve fiyat seviyesi dengelenir. Eğer ekonomi tam istihdamda ise, istihdam artışı sağlanamayacağı için -tüm işgücü olanakları kullanılmaktadır- arz artışı sağlanamaz. Bu durumda toplam talep artışı, enflasyonist baskı yaratacaktır.


13 Ekim 2012 Cumartesi

TEKEL - Monopol Piyasa


Bir endüstride (piyasada) tek firmanın bulunduğu piyasa biçimidir, rekabet piyasasının tam tersi olarak kabul edilebilir. Tekelcinin ürettiği ürün ya hiç ikamesi (alternatifi olmayan) üründür ya da yakın ikamesi olmayan maldır. Tekelcinin sattığı mal homojen bir mal olabileceği gibi, tekelci firma aynı endüstride bir dizi farklılaşmış mal da satabilir.

Farklılaştırılmamış Mal: Aynı üretici tarafından üretilen bir malın farklı alıcılara farklı fiyatlarda veya kalitede satılmasıdır.

Bu özellik tam rekabet piyasasının homojen mal varsayımının da aksamasıdır. (homojen olmayan farklı bir ürün piyasaya sunan firmanın bu üründe tekelci olması)

Tekel piyasasının tam rekabet piyasasından ayıran üç temel varsayımı vardır.
1- Tek satıcının olması
2- Tekelcinin yakın ikamesi olmayan bir malı satması
3- Başka firmaların piyasaya girişini engelleyen oldukça etkili kısıtların olması

Yasal Tekel: Devlet tarafından verilen imtiyazlarla belirli bir ürünün veya hizmetin üretilmesi işlemlerinin bir firmaya verilmesi, diğer firmaların aynı işi yapmasının engellenmesidir. Piyasaya yeni firmaların girmesini engelleyen yasal engeller devlet tarafından belli firmalara verilen imtiyazlar, patentler ve lisanslardır. Örneğin: Türkiye de posta hizmetlerini sunma yetkisi PTT’ ye verilmiştir.

Doğal Tekel: Bir endüstride ölçek ekonomilerinin sadece tek bir firmanın faaliyetini olanak sağlayacak nitelikte olması halinde ortaya çıkan tekeldir. Örneğin: Elektrik, doğalgaz ve su hizmetleri ile telefon hizmetleri

Tekelci firma üretimini artırarak, fiyatı düşürebilir veya üretim miktarını azaltarak fiyatları arttırabilir. Tekelci firma, piyasa da faaliyette bulunan tek firma olduğu için, piyasanın arz yönünü tamamen kontroledebilir. Buna karşılık fiyat ve üretimle ilgili kararını piyasa talebine göre belirlemek durumundadır. Talep arttıkça üretim artarken, talep azaldıkça üretimi azaltacaktır. Bu sayede piyasadan en şekilde yararlanmaya çalışacaktır.

-Tekelci firma, piyasada faaliyette bulunan tek firma olduğu için, tekelcinin talep eğrisi ile piyasa talep eğrisi aynıdır.
-Bir firma karını maksimize edebilmesi için marjinal maliyetin marjinal gelire eşit olduğu çıktı düzeyinde üretimde bulunmalıdır.
-Karı maksimum yapan üretim düzeyini, tekelcinin toplam geliri ile toplam maliyetlerini karşılaştırarak da bulabiliriz.
(Bu yöntemleri önceki kar maksimizasyonu yazılarımızlarda bulabilirsiniz, tıkla kısa dönem, tıkla uzun dönem)

7 Ekim 2012 Pazar

Çapraz Talep Esnekliği


Çapraz Talep Esnekliği: Bir malın fiyatındaki yüzde değişmenin bir başka malın talep miktarında neden olduğu yüzde değişmeye ilişkin bir ölçüttür ve A malı miktarındaki yüzde değişmenin B malı fiyatındaki yüzde değişmeye oranı şeklinde hesaplanır.

Bu noktada önemli nokta iki mal arasındaki ilişkinin belirleyici rolüdür.

Birbirini tamamlayan mallarda çapraz talep esnekliği negatif olurken,

Birbirine alternatif olarak kullanılabilen malların çapraz talep esnekliği pozitif olmaktadır.

Örneğin: Koyun eti fiyatındaki artış karşısında, dana eti tüketiminin (talebinin) gösterdiği duyarlılık çapraz talep esnekliği ile ölçülebilir. Koyun eti fiyatının 8 TL’den 10 TL’ ye yükseldiğini, bu durumun bir ailenin dana eti tüketimini yıllık 40 Kg’dan
60 Kg’a yükselttiğini varsayalım.

Dana eti için koyun etinin fiyatındaki değişmeye karşılık çapraz talep esnekliğini hesaplayalım. Bu durumda fiyat talep formülüne dana eti miktarındaki değişimle, koyun eti fiyatındaki değişimi yerleştirerek hesap yapacağız.

Edc = [(60–40)/40] / [(10–8 )/8 ]
        = (20/40) /(2/8)
        = (0,5)/(0,25)
        = 2 eder


Koyun eti ile Dana eti birbirini ikame eden mallardır.

Örnekte ortaya çıkan sonuç; koyun eti fiyatındaki her %1’lik artışa karşı olarak talep edilen dana eti miktarının %2 oranında artmakta olduğudur.

4 Ekim 2012 Perşembe

ARZ


Arz: Diğer değişkenler sabitken, belli bir zaman diliminde piyasada üreticilerin değişik fiyat düzeylerinde satmaya hazır oldukları mal ve hizmet miktarıdır.

Arz Kanunu: Bir malın satılmak istenen miktarı ile fiyatı üzerindeki doğru yönlü ilişkidir.

Ekonomide eğer iki maldan birinin fiyatı aynıyken, diğerinin piyasa fiyatı artıyorsa, kârını maksimize etme amacı olan üretici fiyatı yükselen mal veya hizmetten daha fazla üretme çabası içinde olacaktır. Üretici genel olarak kabul edilen şekilde her zaman daha fazla kâr etmek için, tüketici ise her zaman alacağı ürünü daha uygun fiyata almak için çaba sarf eder.

Örnek: A kombinasyonunda CD başına fiyat 100 TL iken arz edilen CD miktarı 25 iken; B kombinasyonunda ise CD başına düşen fiyat 200 TL olduğunda arz edilen CD miktarı 50 olacaktır. Çünkü üretici daha fazla kar ister.

Arz konusunda diğer faktörler sabitken, fiyat artarsa arz miktarı da doğru yönlü artar.

NOT: “Arz” ve “Arz Edilen Miktar” terimleri aynı şeyler değildir. Malın fiyatının değişmesi arz miktarını değiştirir ve arz eğrisi üzerinde bir noktadan başka bir noktaya geçilir. Arzın değişmesi durumunda ise arz eğrisi topluca sağa ya da sola kayar.

Piyasa Arz Eğrisi: Bireysel arz eğrilerinin yatay toplamına piyasa arzı veya piyasa arz eğrisi denir.

Örnek: CD başına fiyat 100 TL olduğunda tüketicilerden Ali 25 adet, Ahmet ise 15 adet satmayı arz ediyor. Piyasa arz eğrisi: 25 + 15 = 40 olacaktır. Fiyatlar değiştiğinde arz edilen kişisel arz miktarları değişeceğinden piyasa arz eğrisi de değişecektir.

2 Ekim 2012 Salı

Üretim İmkanları Eğrisinde Kayma

Üretimin artması iktisat biliminde ekonomik büyüme olarak adlandırılır. Üretimin artması bir ekonominin üretim imkanları eğrisinin sağa kayması ile gerçekleşmektedir. Üretim imkanları eğrisini kaydıran başlıca  nedenler şunlardır;

1- Üretilen bir malın teknolojisindeki gelişmeler sadece o malın ekseninde dışa doğru bir açılım yaratmaktadır.

2- Üretim faktörlerinin miktarında meydana gelen artış ekonomik büyüme üretim imkanları eğrisini sağa doğru kaydıracaktır.

3- Ekonomik büyüme sonucunda oluşan kaynakları tüketim malları üretiminde kullanan ülkeler ile, yatırım malları üretiminde kullanan ülkeler arasında farklılık söz konusu olacaktır.