9 Ocak 2012 Pazartesi

Uluslararası Likidite


Resmi dış rezervler, bir ülkede merkez bankasının döviz piyasasına müdahale için bulundurduğu uluslararası ödeme araçlarının toplamıdır. Bilindiği gibi, merkez bankalarının piyasa müdahaleleri döviz kurlarını istikrarlandırma amacına yönelik olmaktadır. Bu da sabit veya yönetimli dalgalanma sistemlerinin bir özelliği olarak kabul edilebilir. Tam bir serbest değişken kur sisteminde kurlar tümüyle piyasanın işleyişine terkedilmiş olduğundan dolayı, merkez bankasının piyasa müdahalelerine, dolayısıyla bu amaçla rezerv tutulmasına fazla gerek kalmayabilmektedir.

Aslında, sabit kur sistemlerinde de merkez bankalarının rezerv ihtiyaçları ancak geçici açıklar durumunda söz konusu olmaktadır. Çünkü geçici açık doğuran nedenler bir süre sonra ortadan kalkacağından, bu dengesizlikler kendiliğinden giderilirler. Bunlar için denkleştirici önlemler alarak kaynak dağılımını değiştirmeye gerek yoktur. Oysa köklü ekonomik veya mali nedenlerden kaynaklanan, uzun süreli açıkları dış rezervleri kullanarak denkleştirmeye olanak yoktur. Kur değişiklikleriyle veya döviz gelirlerini arttırıcı diğer yöntemlerle bunların tedavi edilmesi gereklidir.

Ülkelerin sahip oldukları resmi dış rezervlerin toplamına “uluslararası likidite” (international liquidity) adı verilmektedir. Diğer bir deyişle, uluslararası likidite, dünya rezerv arzından başka bir şey değildir.

Uluslararası likiditenin yeterliliği sorunu özellikle sabit kurlu Bretton Woods döneminden beri Finans Literatüründe çok tartışılmış bir konudur. Teorik açıdan, uluslararası likiditenin dünya ekonomisinin talebine bağlı olacağı ifade edilmiştir. Uluslararası likiditede dünya talebinden daha hızlı bir artışın uluslararası ekonomiyi enflasyona, düşük hızlı artışın ise deflasyona sürükleyeceği belirtilmiştir. Çünkü aşırı rezerv bolluğu durumunda ülkeler, dış dengenin bu rezervlerle sağlanabileceğine güvenerek iç harcamalarını ölçüsüz şekilde genişletebilirler. Rezerv yetersizliği durumunda ise tersine, harcamalarını ve dış alımlarını azaltmaya zorlanırlar.

Uluslararası likiditenin hangi hızda arttırılması gerektiğini belirlemek için bazı objektif göstergelerden söz etmek mümkündür. Örneğin, dünya ticaret ve mali akımlarındaki büyüme hızı, bu akımlardaki dalgalanma, dış rezerv tutmanın maliyeti, dış rezervlere ulaşma kolaylığı ve elbette ülkelerin uyguladıkları sistemin sabit ya da değişken nitelikte olması vs. gibi.

Fakat gerçekte hangi paradan ne ölçüde rezerv tutulacağı, merkez bankası yöneticilerinin tercih ve rezerv yönetimi politikalarına bağlı olmaktadır. Rezerv olarak tutulan paraların değerinde olası bir düşme, resmi rezervlerin değerini azaltacağı gibi bir yükselme de spekülatif kazançlar doğurmaktadır. Diğer bir ifadeyle, rezervleri şu veya bu uluslararası ödeme aracı üzerinden tutmanın bir riski, bir de getirisi vardır. Söz konusu getiriler faiz ve ulusal para değerinde meydana gelen artışlar nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

Bu yüzden merkez bankası yöneticileri bir rezerv yönetimi sorunuyla karşı karşıyadırlar. Bu konuda, merkez bankaları rezervleri çeşitlendirerek riski dağıtmaya çalışmayı seçebilecekleri gibi, değerinde yükselme bekledikleri belirli paralara yatırım yaparak spekülatif bir davranış içine de girebilirler. Fakat merkez bankası gibi resmi bir kurumun spekülatif kazanç peşinde koşmak yerine, riski dağıtma amacına göre hareket edeceğini düşünmek daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

Uluslararası resmi rezervler önce altın ve altın dışı kaynaklar diye ikiye ayrılmaktadırlar. Altın dışı rezervler de döviz ve IMF kaynaklarından oluşmaktadır.

Bretton Woods Sistemi, altına dayalı bir sistemdi. Ama altın üretiminin kolaylıkla arttırılamayacağı gerçeği, pahalı olması ve yoğun bir spekülasyona sahip olması, onun iyi bir rezerv para olmasının mümkün olmadığını göstermiştir. Bugünkü eğilim, altını bir uluslararası ödeme aracı olmaktan çıkartıp bir sanayi hammaddesi olarak gerçek fonksiyonuna döndürmek niyetindedir. Bu arada IMF de üyelerin rezerv tranşlarını altınla ödeme zorunluluğunu kaldırmış ve bulundurduğu altın rezerv tranşlarının bir bölümünü elinden çıkartmıştır. Şöyle ifade edilebilir ki, 1976 yılında altın rezervlerinin 1/6 sını serbest piyasada satarak gelirleri ile en yoksul durumdaki az gelişmiş ülkelere kredi vermek üzere bir kaynak (Vesayet Fonu) oluşturmuş ve geri kalan 1/6 sı da isteyen üye ülkelere geri verilmiştir.

Ancak bugün halen birçok merkez bankası, rezervlerinin önemli bir bölümünü altın cinsinden tutmaktadır. Bu, geçmiş alışkanlıkların bir sonucu olabileceği gibi, altının dövize göre daha fazla prim yapacağı veya daha az değer kaybına uğrayacağı şeklindeki beklentilerin bir sonucu olabilmektedir. Belirtilmesi gerekir ki, resmi altın rezervlerini kullanmak isteyen bir ülkenin, önce bu rezervleri serbest piyasada döviz karşılığı satması gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, merkez bankasının ödemelerini fiili altınla yapması söz konusu olmamaktadır.

Aşağıdaki tabloda 1995-2000 döneminde uluslararası likiditenin altın ile altın dışı kaynaklar arasındaki bölüşümü gösterilmiştir. Buna göre, 2000 yılında uluslar arası likidite içinde döviz rezervlerinin payı yüzde 84.5 tir. Altın rezervlerinin payı yüzde 11.5 ve IMF ile ilişkili rezervlerin (SDR ler ve IMF rezerv pozisyonları) payı 3.8 olmuştur. Dönem boyunca ortalama olarak altın rezervlerinin payında bir düşme olurken, döviz rezervlerinin payı yükselmiştir. IMF ile ilgili rezervler önemli bir değişme göstermemiştir.


Diğer taraftan uluslararası resmi döviz rezervlerinin dağılımına bakacak olursak, aşağıdaki tablodan görülebileceği gibi, Amerikan dolarının tartışmasız bir üstünlüğü bulunmaktadır. Nitekim örnek olarak 1999 ve 2000 yıllarında doların payları yüzde 68.4 ve yüzde 68.2 dir. Ondan sonraki sırada yüzde 12.5 ve yüzde 12.7 ile Euro gelmektedir. Sterlin, Yen ve İsviçre Frankı da daha düşük oranlarda uluslararası resmi rezervler içinde yer almaktadır.

Belirtilmesi gerekir ki, 1999 yılı başında Avrupa Birliği’nin resmi para birimi olan Euro yu uygulamaya koymasından önce özellikle Alman Markının uluslararası resmi rezervler içinde oldukça önemli sayılabilecek bir ağırlığı mevcuttu. Tablodan görüldüğü üzere bu oran, yüzde 12-13 arasındadır.

1999 öncesine ait dikkati çeken bir özellik ise Avrupa Hesap Birimi ECU nun resmi rezervler içindeki rolüyle ilgili olmaktadır. ECU, AB merkez bankalarının altın ve dolar rezervlerinin yüzde 20 paylarını Avrupa Para Enstitüsü (EMI) ne devretmeleri karşılığı bu kuruluş üzerinde elde ettikleri alacak haklarından oluşmaktadır. Ayrıca merkez bankalarının özel kesim üzerinde de sahip oldukları bir miktar ECU alacakları mevcuttu. 31 Aralık 1998 de merkez bankalarının ECU rezervi elde etmek için dolar ve altın rezervlerinin yüzde 20 sini devretmek yükümlülükleri son bulmuştur. Böylece tablodan görüldüğü gibi ECU ların payı 1 yıl öncesine göre hızla düşmüştür. 1998 de geri kalan ECU rezervleri ise yalnız özel sektörün ECU mevduatı ve ECU tahvili olarak çıkartmış olduğu ECU lardan oluşmaktaydı. 1 Ocak 1999 da ise bunların otomatik biçimde Euro ya dönüştürülmesiyle ECU rezervleri son bulmuş oluyordu.

Uluslararası Likiditenin Yeterliliği Sorunu

Uluslararası ekonominin düzgün bir şekilde işleyebilmesi için uluslararası likiditenin uygun bir hızla arttırılması gerekmektedir. Ülkelerin geçici açıklarını finanse edecek düzeyde bir rezerve sahip olmaları, tedavi edici önlemler alınıncaya kadar ülkeye zaman kazandırmaktadır. Ayrıca ilgili çevrelerde güven yaratarak ülkeden spekülatif sermaye kaçışını caydırıcı ve dıştan gelen etkilerle ülkenin mali krize sürüklenmesini önleyici sonuçlar doğurmaktadır.

Uluslararası likiditenin dünya talebinden daha yüksek oranda artması, uluslararası ekonomide enflasyonist baskıların doğmasına yol açabilmektedir. Çünkü bu durumda, ülkeler sahip oldukları aşırı rezervlere güvenerek harcamalarını aşırı biçimde genişletici politikalara girişmekte veya dış dengeyi sağlayıcı politikaların uygulamasını geciktirebilmektedir.

Tersi durumda, uluslararası likiditenin dünya ekonomisinin gerektirdiğinden daha düşük oranlarda artması halinde ise, uluslararası ekonomide bir depresyon nedeni olabilmektedir. Böyle bir durumda ülkeler yeterli rezerve sahip bulunmadıklarından dış açıklarını giderme amacıyla harcama daraltıcı politikalar izler veya dış ticaret ve kambiyo araçları ile ithalatı sınırlandırabilirler. Bu da uluslararası ekonomide bir durgunluğun ortaya çıkmasına yol açabilmektedir.

Üstte bahsedildiği gibi, ancak sabit veya istikrarlı kur sistemlerinde dış rezerve gerek duyulmaktadır. Çünkü bu sistemlerde merkez bankaları kurları sabit veya istikrarlı tutabilmek amacıyla piyasaya yapacakları müdahaleler için döviz rezervine ihtiyaç duymaktadırlar. Bugün dünyada uygulanan yönetimli dalgalanma da böyle bir sistemdir. Değişken kur sistemlerinde ilke olarak, dış rezerv gerekmez. Çünkü arz talep dengesi kurların otomatik değişmesiyle sağlanmaktadır. Bununla birlikte, böyle sınırsız bir değişken kur sisteminde (temiz dalgalanma) de kur değişmelerinin arz ve talep dengesini sağlayıcı etkisi zaman almakta ise bu süre içinde dış dengesizliklerin finansmanı için rezervlere gerek duyulabilmektedir.

Uluslararası likidite ihtiyacının belirlenmesinde dünya ticaret hacmindeki artış hızı, ülkelerin dış ticaret hacimlerindeki dalgalanmalar, rezerv tutmanın maliyeti, uluslararası finans kuruluşlarının kredi kolaylıkları ve hacmi, yurtiçi tedbirlerle dış dengeyi sağlama olanakları vs. gibi bazı objektif göstergelerden yararlanılabilmektedir.

Göreceli esnek kur sistemlerinin uygulandığı günümüzde, yukarıda da belirtildiği gibi, rezerv tutmanın bazı maliyet ve riskleri mevcuttur. Rezervler, geçici bir dış açık karşısında dış ticaret ve mali sermaye akımlarını kısmaya gerek olmadan bu açıkların finansmanına imkan sağlamaktadırlar. Bununla birlikte rezerv olarak tutulan fonlar ancak çok kısa vadeli olarak yatırabildiklerinden bunlara uygulanacak faiz oranları da genellikle düşük olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, fonları rezerv olarak tutmaktan dolayı uğranılan bir faiz kaybı vardır. Ayrıca rezervlerin tutulduğu paranın ilerde değer kaybetmesi, ülkenin bundan doğrudan bir zarara uğramasına yol açabilmektedir. Bu yüzden rezerv yönetimi sorunu, bugün merkez bankası yöneticilerinin uğraştığı en önemli konulardan biri olmaktadır.

Gerçek uygulamada ise sabit veya yönetimli dalgalanma sistemleri altındaki uluslararası likidite ihtiyacı birkaç büyük sanayileşmiş ülkedeki merkez bankası yöneticilerinin tercihlerine bağlı olmaktadır. Hangi rezerv türlerinden ne miktar tutulacağına bu bankaların yöneticileri objektif göstergelerin yanında, biraz da kendi zevk ve tercihlerine göre karar vermektedirler. Ünlü İktisatçı Fritz Machlup, geçmişteki Bretton Woods Sistemi döneminde merkez bankalarının rezerv talebini, “bayanların elbise dolabına” benzetmişti. Şöyle ki, içinde bulundurulanlar ne kadar farklı türlerden ve ne kadar fazla miktarda ise bundan o derece büyük zevk alınmaktadır. Bu benzetme uluslararası literatürde de yer bulmuştur.

Yapılan araştırmalar, dünyada yönetimli dalgalanma uygulamasına geçildikten sonra da uluslar arası rezervlere olan talebin önemli şekilde azalmadığını ortaya koymaktadır. Ülkeler halen, beklenmedik şoklara karşı hazırlıklı olmak, kredi itibarını yüksek göstermek ve döviz piyasalarına müdahale gibi nedenlerle dış rezerv tutmaktadır. Uygulamada, çeşitli ülke gruplarında dış rezervlerin (altın dışı) ithalata oranları önemli derecede istikrar göstermektedir. Ülkeler en olumsuz koşullarda bile resmi rezervlerini belirli düzeylerde sürdürebilmek için büyük çaba harcamaktadırlar. İstatistiklerin ortaya koyduğu sonuçlara göre, 1990 lı yıllarda sanayileşmiş ülkeler, ortalama olarak ithalat giderlerinin yüzde 17 si, az gelişmiş ülkeler ise yüzde 30 u dolaylarında dış rezerv bulundurmuşlardır.

Bir anlamda aşırı derecede yüksek dış rezerv bulundurmak yeni gelişmekte olan ülkeler için optimum bir yaklaşım olarak görülmeyebilir. Çünkü yüksek rezerv, bir anlamda kalkınma amacıyla kullanılacak olan dış fonların atıl tutulması demektir. Bu durum doğru olmakla birlikte, bir dış şok veya kriz durumuna karşı az gelişmiş ülkelerin önceden daha büyük hazırlık içinde olmaları gerekir. Bunun da nedeni ihtiyaç doğduğu an bu ülkelerin özellikle uluslararası ticari piyasalardan borçlanma güçlükleriyle ilgilidir.

Ayrıca, bu ülkelerin aşırı şekilde kısa vadeli dış borçlanma yoluna gitmeleri ve, yurtiçindeki yüksek enflasyona karşın döviz kurlarının yeterince yükselmesine izin vermeyerek ulusal paralarını aşırı değerlenmeleri, mali krizlerin önemli bir sebebi olmaktadır. Nitekim 1987 Haziran ayında Asya Krizi nin, 1998 Ağustos Rusya Krizi nin ortaya çıkmasında bu etkenlerin rolü büyük olmuştur. Aynı şekilde ülkemizde de 5 Nisan 1994 Ekonomik İstikrar Kararlarının alınmasına neden olan gelişmelerde kamu finansman açığının kısa vadeli dış sermaye girişleri ile karşılanması ve ulusal paranın aşırı değerlenmiş olması en önemli faktörler olarak karşımıza çıkmıştır.

Bu nedenle ekonomik ve mali istikrarın sağlanması açısından, az gelişmiş ülkelerde dış açıkları tedavi edici, ulusal paralarının gerçek değerlerini yansıtıcı kur politikaları izlenmesi ve döviz rezervlerinin yeterli düzeylerde tutulmaya çalışılması büyük önem taşımaktadır.

Özetle, uluslararası likidite ihtiyacı belirlenirken az gelişmiş ülkelerin özel durumlarının ve uluslararası piyasalardan yeni rezerv sağlamadaki zorluklarının da hesaba katılması gereklidir.

16 Aralık 2011 Cuma

Devletin Kökeni Hakkındaki Teoriler

Aile Teorisi
Bu teoriye göre devlet, ailenin zamanla büyümesi ve aynı kandan gelen ailelerin birleşmesiyle
meydana gelmiştir.
Aile --> gens (genis aile, sülale) --> trübü (boy, kabile, asiretler) --> Devlet

Biyolojik Teori (Organizmacı Teori)
Bu teoriye göre devlet tabii ve biyolojik kanunlara göre, diğer canlı yaratıklar gibi
kendiliğinden meydana gelen, büyüyen, gelisen ve zamanla yok olan bir organizmadır. Đnsan
vücudunun organ ve fonksiyonlarına tekabül eden organ ve fonksiyonlar aynen devlette de
vardır. Örneğin; insandaki beslenme devletteki üretimdir. Đnsan vücudundaki dolasan kanın
devletteki karsılığı mal ve esya dolasımıdır.

Kuvvet ve Mücadele Teorisi
Bu teoriye göre devlet güçlüler ile zayıflar arasındaki mücadeleden doğmuştur. Devlet,
güçlülerin zayıflar üzerinde zorla kurdukları bir baskı teşkilatıdır. Bu teşkilat sayesinde,
güçlüler zayıfları sömürmeye devam etmektedir. Hukuk da, bu baskı ve sömürgeye çanak
tutmaktadır.

Ekonomik Teori: Marksizm
Bu teoriye göre devlet, ekonomik olayların sosyal ve siyasi olaylara hâkim olmaları sonucu
meydana gelmiştir. Ekonomik teorinin en önemli savunucusu Karl Marx’tır. Marksist teori,
“üst yapı” ve “alt yapı” kurumları arasında ayrım yapar. Üst yapıyı alt yapı belirler. Alt
yapıda “üretim biçimleri” bulunur. Devlet ise bir “üst yapı” kurumudur. O halde devlet,
üretim biçimleri tarafından belirlenmektedir.

Devletin Kaynağını İnsan Aklına ve İradesine Dayandıran Teori:
Sosyal Sözleşme Teorisi
Bu teori, Thomas Hobbes, John Locke, Jean-Jacques Rousseau tarafından savunulmustur. Bu
yazarlara göre, insanlar devletin oluşmasından önce “tabiat hali” denilen bir dönemde
yasıyorlardı. Bu dönemde bir sey oldu, insanlar bu dönemden çıkmaya kendi akıl ve
iradeleriyle karar verdiler. İnsanlar bu dönemden sonra kendi aralarında bir sözleşme yaptılar.
Bu sözleşmeye “sosyal sözleşme” denir. İşte devletin temelinde bu sözleşme yatar.

a) Thomas Hobbes
Ünlü İngiliz düşünürü Thomas Hobbes, devletin oluşmasından önceki dönemde, yani doğal
yaşam döneminde, kavga, savaş, didişme vardı. Bu dönemde insan insanın kurdu (düşmanı) idi. Bu dönemde herkesin herkesle savaşı vardı. Böyle bir dönemde ilerleme olmuyordu. Bu
kargaşadan bıkan insanlar, düzeni ve barışı sağlamak için kendi aralarında anlaştılar ve bir
sözleşme yaptılar. Bu sözleşmeyle kendi özgürlüklerini Leviathan’a (Devlet) devrettiler. İşte
Hobbes’a göre devlet, doğal yaşam halinde bulunan insanların düzen sağlamak için kendi
aralarında yaptıkları bu “sosyal sözleşme” den doğmuştur. Leviathan’ın tek görevi düzen
sağlamaktır. Dolayısıyla Hobbes’un devlet anlayışı özgürlükçü değil, otoriterdir.

b) John Locke
İngiliz düşünürü John Locke’a göre de devletin ortaya çıkmasından önceki dönemde, insanlar
arasında barış ve özgürlük vardı. İnsanlar mutlu bir yaşam sürüyorlardı. Bununla birlikte,
doğal yaşam döneminde suçluların cezalandırılmasında sorun ortaya çıkıyordu. Kural olarak
suç işleyeni cezalandıracak herhangi bir kurum yoktu. İşte bu sakıncayı ortadan kaldırmak
için insanlar kendi aralarında bir sözleşme yaparak sahip oldukları cezalandırma haklarından
vazgeçtiler. Bu anlaşmayla insanlar tabii toplum halinden siyasi toplum haline geçtiler. İşte,
devletin kaynağında insanların cezalandırma haklarının devri konusunda yaptıkları bu
sözleşme yatmaktadır.

c) Jean-Jacques Rousseau
Cenevre vatandaşı ünlü filozof Jean - Jacques Rousseau’ya göre de, doğal yaşamda insanlar
arasında eşitlik, barış ve mutluluk vardı. Ancak bu dönemde insanlar artan ihtiyaçlarını
karşılamak için çalışmaya başladılar. Tarım topraklarının ve madenlerin işlenmesi özel
mülkiyeti doğurdu. Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla, insanlar arasındaki eşitlik bozuldu.
Eşitliğin bozulmasıyla de insanların arasındaki barış ve mutluluğun yerini kavga ve didişme
aldı. Bu kargaşaya bir son vermek, güven duygusunu yeniden tesis etmek için bir araya gelip
bir “sosyal sözleşme” yapmışlardır; bu sözleşmeyle birleşerek sosyal bir heyet, kendi
kişiliklerinin dışında kolektif bir varlık meydana getirmişlerdir. İşte bu varlık devlettir.
Rousseau, bu sosyal sözleşmeyle oluşan iradeye de “genel irade” diyor.

Devletin Kökenini hakkında Teoriler Konusunda Değerlendirme
Bu teorilerin hepsinin eleştirilebilecek birçok yönünün olduğunu ve gerçeklerle uyuşmadığını
söyleyebiliriz. Bununla birlikte bu teorilerden hepsi devlet kökeni sorununun bir yönüne ışık tutmaktadır. O nedenle, bu teorilerin bilinmesinde devlet olgusunu anlayabilmek bakımından
yarar bulunmaktadır.

Devlet Kavramı

Devlet; Belirli bir ülke üzerinde yaşayan, üstün bir iktidara tabi olan teşkilatlanmış
insan topluluğunun meydana getirdiği devamlı ve hukukun kendisine kisilik tanıdığı bir
varlıktır.

Devletin Unsurları: Millet, Ülke, Egemenlik

İnsan Topluluğu: Millet
Birbirlerine birtakım bağlarla bağlanmıs insanlardan olusmus topluluğa “millet” demekteyiz.

Objektif Millet Anlayışı
Objektif anlayışa göre, millet bir takım objektif bağlanmış insanların oluşturduğu topluluktur.
Bu bağlar maddi, yani elle tutulur, gözle görülür, kısacası beş duyuyla hissedilir niteliktedir.

Örnek:
a) Irk Birliği
b) Dil Birliği
c) Din Birliği

Sübjektif Millet Anlayışı
Sübjektif millet anlayışına göre, milleti oluşturan insanlar birbirine sübjektif, yani elle
tutulamayan, gözle görülmeyen nitelikte olan bağlarla da bağlanabilir. Bu bağlar, manevi
niteliktedir; birtakım duygu ve düşüncelerden oluşur.

Devletin Toprak Unsuru: Ülke
Ülke, devletin egemenliğine tabi olan ve üzerinde milletin yerlesmis olduğu “üç boyutlu
maddi çevre”
dir.

Ülkenin Kısımları
a) Kara Sahası
b) Su Sahası
c) Hava Sahası


Egemenliğin Değişik Anlamları
Egemenlik kavramı ortaya atıldığı zamanlardan günümüze kadar değişik anlamlarda
kurulmuştur.


Dış Egemenlik
Devletin diğer devletlerden aşağı konumda olması, başka devletlere tabi bulunmaması ve dış
iliskilerinde diğer devletlerle eşit olmamasıdır.
Devletlerin bağımsızlığı ilkesinin

Devletlerin Egemen Eşitliği
Uluslararası hukuk bakımından bütün devletlerin aynı hukuksal statüye sahip oldukları
anlamına gelir.

İçislerine Karışmama İlkesi
Milletler Cemiyeti Sözleşmesiyle tanınmıstır. Keza, Bu ilke Birleşmiş Milletler Genel
Kurulunun 21 Aralık 1965 tarih ve 2131 sayılı kararıyla da kabul edilmiştir.


İç Egemenlik
Devletin kendi ülkesi içinde söz konusu olan egemenliğidir. Đç egemenlik de kendi içinde;
1. Devlet iktidarının kendisini, yani içeriğini açıkçası kapsadığı yetkileri ifade etmek için
kullanılır.
2. Devlet iktidarının kendisini değil bu iktidarın bazı niteliklerini belirtir.

Egemen İktidarın Başlıca Nitelikleri

1. Asli bir iktidardır.
2. Bir baska iktidardan türememistir.
3. En üstün iktidardır.
4. Sınırsız bir iktidardır.
5. Tek ve bölünmez bir bütündür.
6. Devir ve ferağ edilemez.

Anayasa Yapma Usulleri

a) Ferman
Ferman usulüyle yapılan anayasalar hükümdarın tek taraflı iradesinin ürünüdür. Hükümdar
tebaasına bir anayasa vermeye karar verinceye kadar tam anlamıyla mutlak ve sınırsız bir
iktidara sahiptir. Ferman tek taraflı bir işlem olarak bağlayıcı değildir.
Örnek: 1848 İtalyan Anayasası, 1889 Japon Anayasası bizde de 1876 Kanunu-u Esasi ferman
usulüyle hazırlanmıştır.


b) Misak
Misak usulünde, ferman usulünün aksine, hükümdarın iradesinin karsısında ona kendisini
kabul ettirebilen bir temsili organ yâda meclis vardır. Kısaca artık, monarkın iradesine
eklenen bir baska irade söz konusudur. Burada, hükümdarla onun karsısında olanlar arasında
bir pazarlık, bir uzlasma vardır. Bu nedenle misak hükümdarın tek yanlı bir işlemi değil, iki
yanlı bir işlemdir. Özetle misak, hükümdar ile karşısındakiler arasında yapılan bir anlaşma,
bir sözleşme, bir akittir. Misak fermanın aksine bağlayıcı bir nitelik taşır.
Örnek: 1215 Magna Carta Libertatum, 1689 Bill of Rights bizden 1808 tarihli Sened-i Đttifak.


2. Demokratik Usuller
Anayasa yapmanın bir de demokratik usulleri vardır. Zira teorik olarak demokrasilerde
egemenlik bir kişiye değil, halka ve millete aittir. Egemenlik millete aitse anayasa kurucu
meclis, halka aitse kurucu referandum usulüyle yapılacaktır.

a) Kurucu Meclis
Konvansiyon veya kurucu meclis, anayasayı yapmak üzere halk tarafından seçilmiş özel bir
meclis demektir. Görevleri bakımından kurucu meclislerin, “Fransız” ve “Amerikan” olmak
üzere iki tipi vardır.

b) Kurucu Referandum
Kurucu referandum usulünün teorik temelini halk egemenliği ilkesi oluşturmaktadır. Kurum
pratikte, yarı-doğrudan doğruya demokrasi araçlarından biri olan referandumun anayasaların
kabulüne uygulanmasından ibarettir.

Kurucu İktidar Nedir?


Kurucu İktidar: Anayasa yapma ve değiştirme iktidarı olarak tanımlanmaktadır.
Kurumus İktidar: Kurucu iktidar tarafından yapılan anayasayla kurulan devlet organlarıdır.
Devletin başlıca, yasama, yürütme, yargı olmak üzere üç kurulmuş organı vardır.

Asli Kurucu İktidarın Ortaya Çıkış Halleri

1. Devrim
Sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuki duzenin bütünüyle ve şiddet yoluyla değiştirilmesidir.
Örnek: 1789 Fransız Devrimi, 1917 Rus Devrimi

2. Hükümet Darbesi
Hükümetin, anayasal usuller dışında, şiddet yoluyla, birden bire, ama yine yöneticiler arasında el değiştirilmesidir.
Örnek: 27 Mayıs 1961 ve 12 Eylul 1980 Hükümet darbeleri.

Hükümet darbesinde, devrimden farklı olarak sadece yöneticiler değişir, siyasal ve sosyal düzende genellikle değişme olmaz. Devrimde halkında katılımı söz konusu iken, hükümet darbelerini çoğunlukla sınırlı sayıda yönetici kesimler ve özellikle askerler yapar.

3. Savaş

4. Sömürge Olan Ülkenin Bağımsızlığa Kavuşması

Sonuç: Asli kurucu iktidar hangi durumda ortaya çıkarsa çıksın, her halukarda bir “hukuk boşluğu” durumunda ortaya çıkmaktadır. Asli kurucu iktidar, önce mevcut bir anayasayı devirerek, bir hukuk boşluğu yaratmakta sonrada yeni bir anayasa yaparak bu boşluğu doldurmaktadır.

15 Aralık 2011 Perşembe

Anayasaya Uygunluk Denetimi

Kanunların Anayasaya Uygunluk Denetimi

Anayasa Yargısı: Kanunlarla anayasa uygunluğunun yargısal denetimine verilen isimdir.

Anayasa Mahkemesi: Kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemekle görevli, genel mahkemelerin dışında kurulmuş özel bir mahkemedir.

Anayasa Yargısı Modelleri
Amerikan Modeli
Kanunların anayasaya uygunluğunun normal mahkemeler tarafından denetlenmesine amerikan modeli denmektedir.
Avrupa Modeli
Kanunların anayasaya uygunluğunun, genel mahkemeler tarafından değil bu işle görevlendirilen özel bir mahkeme tarafından denetlenmesine “Avrupa Modeli Anayasa Yargısı” denilmektedir.

A Priori Denetim (önleyici denetim)
Kanunun yayınlanmasından önce yapılan anayasaya uygunluk denetimidir.

A Posteriori Denetim (düzeltici denetim)
Kanunun resmi gazetede yayınlanmasından sonra yapılan anayasaya uygunluk denetimidir. Türkiye, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde a posteriori anayasaya uygunluk denetimi vardır. Kanun uygulandıktan sonra anayasaya aykırı sonuçlar çıkarıp çıkarmadığı daha iyi anlaşılmaktadır. Ayrıca sürenin belirli olmaması işin aceleye gelmemesi açısından daha iyi olmaktadır.

Anayasaya Uygunluk Denetiminin Yolları

Soyut Norm Denetimi (iptal davası)
Soyut Norm Denetimi veya iptal davası yolu anayasada belirtilen bazı organların, yasama organı tarafından yeni kabul edilen bir kanun aleyhine doğrudan doğruya anayasa mahkemesine başvurmalarıyla gerçekleştirilen bir denetimdir. Herhangi bir dava olmaksızın gerçekleştiği için “soyut” denilmektedir.


Somut Norm Denetimi (itiraz yolu)
Somut Norm Denetimi veya def’i yol bir mahkemede görülmekte olan davanın karara bağlanmasının, o davada kullanılacak hukuk normunun uygun olup olmamasına bağlı olması halinde yapılan denetimdir. Yıllardır uygulanmış bir kanun bu şekilde denetlenebilir.

Bireylerin Başvurusu Üzerine Denetim (anayasa şikayeti)
Avrupa tipi anayasa yargısı sistemini benimsemiş bazı ülkelerde bireylere de anayasa mahkemesine bazı koşullarda başvurma imkanı tanınmaktadır. Buna “anayasa şikayeti” adı verilmektedir. Bu durum yalnızca temel hak ve özgürlüklerin ihlali söz konusu olduğunda mümkün olabilmektedir.

Anayasa Hukuku Temel Bilgiler

Anayasa Terimi

Türkçe “Anayasa” kelimesi Fransızca constitution (konstitüsyon) kelimesinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Oluşturmak, teşkil etmek, meydana getirmek, kurmak, tesis etmek anlamlarına gelmektedir. Türkçe de konstitüsyon kelimesinin karşılığında sırasıyla “kanun-u esasi”, teşkilat-ı esasiye kanunu, ve anayasa terimleri kullanılmıştır.

Anayasa Hukukunun Tanımı

Anayasa Hukuku; yasama, yürütme ve yargı gibi devletin temel organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bu organlar arasındaki karşılıklı ilişkileri ve devlet karşısında vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini düzenleyen hukuk kurallarının inceleyen bir hukuk bilimi olarak tanımlanabilir.

Anayasa Hukukunun Konusu

Devletin Temel Organları
Yasama (Kuruluş)
Yürütme (İşleyiş)
Yargı (Karşılıklı İlişkiler)
Temel Hak ve Özgürlükler


Anasayanın Tanımı

Maddi anlamda anayasa, devletin temel organlarının kuruluşunu ve işleyişini belirleyen hukuk kuralları bütünü olarak tanımlanabilir.

Şekli anlamda anayasa ise, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden, kanunlardan farklı ve daha zor bir yöntemle konulup değiştirilebilen hukuk kuralları bütünü olarak tanımlanabilir.

Bu tanımlardan şekli anlamda anayasa tanımı doğru olmaktadır. Çünkü, devletin temel kuruluşuna ilişkin pek çok şey anasayalarla değil, kanunlarla düzenlenmiştir.

Normlar hiyerarşisi: Bir hukuk düzeninde mevcut olan, anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik gibi normlar, dağınık halde ve rasgele değil, alt-alta, üst-üste bulunmaktadır. Bu normların arasında altlık üstlük ilişkisi mevcuttur. Buna normlar hiyerarşisi veya hukuk düzeni piramidi denilmektedir.

Anayasa Türleri

Yazılı Anayasa
Yazılı anayasa bir anayasa içinde olması düşünülebilecek kuralların yetkili bir organ tarafında belirli bir belge içinde toplanmasıdır.

Yazısız Anayasa
Yazısız anayasa her şeyden önce “yazılı olmayan” anayasa anlamına gelmektedir. Yazısız anayasaya “teamülü anayasa” veya geleneksel anayasa da denilmektedir. Bu tür anayasa, toplum içinde uzunca bir süre kesintisiz olarak tekrarlanan ve bağlayıcı olduğuna inanılan uygulamalardan oluşmaktadır. Yazısız anayasanın en bilinen örneği İngiltere anayasasıdır.


Yumuşak Anayasa
Yumuşak anayasa, normal kanunlarla aynı usullerle ve aynı organlarca değiştirilebilen anayasa olarak tanımlanmaktadır.

Katı Anayasa
Katı anayasa, normal kanunlardan daha farklı organlarca ve daha zor usullerle değiştirilebilen anayasa olarak tanımlanabilir. Yazısız anayasalar, nasıl nitelikleri gereği yumuşak iseler, yazılı anayasalar da aynı şekilde katı olmaktadırlar.

Anayasaya Katılık Sağlamanın Alternatif Yolları

-Üye tamsayısının salt çoğunluğu kuralı
-Nitelikli çoğunluk kuralı
-Halkoylaması
-Değiştirilemeyecek maddeler
-Süre yasağı
-Dönem yasağı