uluslararası para sistemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uluslararası para sistemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2012 Pazartesi

Uluslararası Likidite


Resmi dış rezervler, bir ülkede merkez bankasının döviz piyasasına müdahale için bulundurduğu uluslararası ödeme araçlarının toplamıdır. Bilindiği gibi, merkez bankalarının piyasa müdahaleleri döviz kurlarını istikrarlandırma amacına yönelik olmaktadır. Bu da sabit veya yönetimli dalgalanma sistemlerinin bir özelliği olarak kabul edilebilir. Tam bir serbest değişken kur sisteminde kurlar tümüyle piyasanın işleyişine terkedilmiş olduğundan dolayı, merkez bankasının piyasa müdahalelerine, dolayısıyla bu amaçla rezerv tutulmasına fazla gerek kalmayabilmektedir.

Aslında, sabit kur sistemlerinde de merkez bankalarının rezerv ihtiyaçları ancak geçici açıklar durumunda söz konusu olmaktadır. Çünkü geçici açık doğuran nedenler bir süre sonra ortadan kalkacağından, bu dengesizlikler kendiliğinden giderilirler. Bunlar için denkleştirici önlemler alarak kaynak dağılımını değiştirmeye gerek yoktur. Oysa köklü ekonomik veya mali nedenlerden kaynaklanan, uzun süreli açıkları dış rezervleri kullanarak denkleştirmeye olanak yoktur. Kur değişiklikleriyle veya döviz gelirlerini arttırıcı diğer yöntemlerle bunların tedavi edilmesi gereklidir.

Ülkelerin sahip oldukları resmi dış rezervlerin toplamına “uluslararası likidite” (international liquidity) adı verilmektedir. Diğer bir deyişle, uluslararası likidite, dünya rezerv arzından başka bir şey değildir.

Uluslararası likiditenin yeterliliği sorunu özellikle sabit kurlu Bretton Woods döneminden beri Finans Literatüründe çok tartışılmış bir konudur. Teorik açıdan, uluslararası likiditenin dünya ekonomisinin talebine bağlı olacağı ifade edilmiştir. Uluslararası likiditede dünya talebinden daha hızlı bir artışın uluslararası ekonomiyi enflasyona, düşük hızlı artışın ise deflasyona sürükleyeceği belirtilmiştir. Çünkü aşırı rezerv bolluğu durumunda ülkeler, dış dengenin bu rezervlerle sağlanabileceğine güvenerek iç harcamalarını ölçüsüz şekilde genişletebilirler. Rezerv yetersizliği durumunda ise tersine, harcamalarını ve dış alımlarını azaltmaya zorlanırlar.

Uluslararası likiditenin hangi hızda arttırılması gerektiğini belirlemek için bazı objektif göstergelerden söz etmek mümkündür. Örneğin, dünya ticaret ve mali akımlarındaki büyüme hızı, bu akımlardaki dalgalanma, dış rezerv tutmanın maliyeti, dış rezervlere ulaşma kolaylığı ve elbette ülkelerin uyguladıkları sistemin sabit ya da değişken nitelikte olması vs. gibi.

Fakat gerçekte hangi paradan ne ölçüde rezerv tutulacağı, merkez bankası yöneticilerinin tercih ve rezerv yönetimi politikalarına bağlı olmaktadır. Rezerv olarak tutulan paraların değerinde olası bir düşme, resmi rezervlerin değerini azaltacağı gibi bir yükselme de spekülatif kazançlar doğurmaktadır. Diğer bir ifadeyle, rezervleri şu veya bu uluslararası ödeme aracı üzerinden tutmanın bir riski, bir de getirisi vardır. Söz konusu getiriler faiz ve ulusal para değerinde meydana gelen artışlar nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

Bu yüzden merkez bankası yöneticileri bir rezerv yönetimi sorunuyla karşı karşıyadırlar. Bu konuda, merkez bankaları rezervleri çeşitlendirerek riski dağıtmaya çalışmayı seçebilecekleri gibi, değerinde yükselme bekledikleri belirli paralara yatırım yaparak spekülatif bir davranış içine de girebilirler. Fakat merkez bankası gibi resmi bir kurumun spekülatif kazanç peşinde koşmak yerine, riski dağıtma amacına göre hareket edeceğini düşünmek daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

Uluslararası resmi rezervler önce altın ve altın dışı kaynaklar diye ikiye ayrılmaktadırlar. Altın dışı rezervler de döviz ve IMF kaynaklarından oluşmaktadır.

Bretton Woods Sistemi, altına dayalı bir sistemdi. Ama altın üretiminin kolaylıkla arttırılamayacağı gerçeği, pahalı olması ve yoğun bir spekülasyona sahip olması, onun iyi bir rezerv para olmasının mümkün olmadığını göstermiştir. Bugünkü eğilim, altını bir uluslararası ödeme aracı olmaktan çıkartıp bir sanayi hammaddesi olarak gerçek fonksiyonuna döndürmek niyetindedir. Bu arada IMF de üyelerin rezerv tranşlarını altınla ödeme zorunluluğunu kaldırmış ve bulundurduğu altın rezerv tranşlarının bir bölümünü elinden çıkartmıştır. Şöyle ifade edilebilir ki, 1976 yılında altın rezervlerinin 1/6 sını serbest piyasada satarak gelirleri ile en yoksul durumdaki az gelişmiş ülkelere kredi vermek üzere bir kaynak (Vesayet Fonu) oluşturmuş ve geri kalan 1/6 sı da isteyen üye ülkelere geri verilmiştir.

Ancak bugün halen birçok merkez bankası, rezervlerinin önemli bir bölümünü altın cinsinden tutmaktadır. Bu, geçmiş alışkanlıkların bir sonucu olabileceği gibi, altının dövize göre daha fazla prim yapacağı veya daha az değer kaybına uğrayacağı şeklindeki beklentilerin bir sonucu olabilmektedir. Belirtilmesi gerekir ki, resmi altın rezervlerini kullanmak isteyen bir ülkenin, önce bu rezervleri serbest piyasada döviz karşılığı satması gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, merkez bankasının ödemelerini fiili altınla yapması söz konusu olmamaktadır.

Aşağıdaki tabloda 1995-2000 döneminde uluslararası likiditenin altın ile altın dışı kaynaklar arasındaki bölüşümü gösterilmiştir. Buna göre, 2000 yılında uluslar arası likidite içinde döviz rezervlerinin payı yüzde 84.5 tir. Altın rezervlerinin payı yüzde 11.5 ve IMF ile ilişkili rezervlerin (SDR ler ve IMF rezerv pozisyonları) payı 3.8 olmuştur. Dönem boyunca ortalama olarak altın rezervlerinin payında bir düşme olurken, döviz rezervlerinin payı yükselmiştir. IMF ile ilgili rezervler önemli bir değişme göstermemiştir.


Diğer taraftan uluslararası resmi döviz rezervlerinin dağılımına bakacak olursak, aşağıdaki tablodan görülebileceği gibi, Amerikan dolarının tartışmasız bir üstünlüğü bulunmaktadır. Nitekim örnek olarak 1999 ve 2000 yıllarında doların payları yüzde 68.4 ve yüzde 68.2 dir. Ondan sonraki sırada yüzde 12.5 ve yüzde 12.7 ile Euro gelmektedir. Sterlin, Yen ve İsviçre Frankı da daha düşük oranlarda uluslararası resmi rezervler içinde yer almaktadır.

Belirtilmesi gerekir ki, 1999 yılı başında Avrupa Birliği’nin resmi para birimi olan Euro yu uygulamaya koymasından önce özellikle Alman Markının uluslararası resmi rezervler içinde oldukça önemli sayılabilecek bir ağırlığı mevcuttu. Tablodan görüldüğü üzere bu oran, yüzde 12-13 arasındadır.

1999 öncesine ait dikkati çeken bir özellik ise Avrupa Hesap Birimi ECU nun resmi rezervler içindeki rolüyle ilgili olmaktadır. ECU, AB merkez bankalarının altın ve dolar rezervlerinin yüzde 20 paylarını Avrupa Para Enstitüsü (EMI) ne devretmeleri karşılığı bu kuruluş üzerinde elde ettikleri alacak haklarından oluşmaktadır. Ayrıca merkez bankalarının özel kesim üzerinde de sahip oldukları bir miktar ECU alacakları mevcuttu. 31 Aralık 1998 de merkez bankalarının ECU rezervi elde etmek için dolar ve altın rezervlerinin yüzde 20 sini devretmek yükümlülükleri son bulmuştur. Böylece tablodan görüldüğü gibi ECU ların payı 1 yıl öncesine göre hızla düşmüştür. 1998 de geri kalan ECU rezervleri ise yalnız özel sektörün ECU mevduatı ve ECU tahvili olarak çıkartmış olduğu ECU lardan oluşmaktaydı. 1 Ocak 1999 da ise bunların otomatik biçimde Euro ya dönüştürülmesiyle ECU rezervleri son bulmuş oluyordu.

Uluslararası Likiditenin Yeterliliği Sorunu

Uluslararası ekonominin düzgün bir şekilde işleyebilmesi için uluslararası likiditenin uygun bir hızla arttırılması gerekmektedir. Ülkelerin geçici açıklarını finanse edecek düzeyde bir rezerve sahip olmaları, tedavi edici önlemler alınıncaya kadar ülkeye zaman kazandırmaktadır. Ayrıca ilgili çevrelerde güven yaratarak ülkeden spekülatif sermaye kaçışını caydırıcı ve dıştan gelen etkilerle ülkenin mali krize sürüklenmesini önleyici sonuçlar doğurmaktadır.

Uluslararası likiditenin dünya talebinden daha yüksek oranda artması, uluslararası ekonomide enflasyonist baskıların doğmasına yol açabilmektedir. Çünkü bu durumda, ülkeler sahip oldukları aşırı rezervlere güvenerek harcamalarını aşırı biçimde genişletici politikalara girişmekte veya dış dengeyi sağlayıcı politikaların uygulamasını geciktirebilmektedir.

Tersi durumda, uluslararası likiditenin dünya ekonomisinin gerektirdiğinden daha düşük oranlarda artması halinde ise, uluslararası ekonomide bir depresyon nedeni olabilmektedir. Böyle bir durumda ülkeler yeterli rezerve sahip bulunmadıklarından dış açıklarını giderme amacıyla harcama daraltıcı politikalar izler veya dış ticaret ve kambiyo araçları ile ithalatı sınırlandırabilirler. Bu da uluslararası ekonomide bir durgunluğun ortaya çıkmasına yol açabilmektedir.

Üstte bahsedildiği gibi, ancak sabit veya istikrarlı kur sistemlerinde dış rezerve gerek duyulmaktadır. Çünkü bu sistemlerde merkez bankaları kurları sabit veya istikrarlı tutabilmek amacıyla piyasaya yapacakları müdahaleler için döviz rezervine ihtiyaç duymaktadırlar. Bugün dünyada uygulanan yönetimli dalgalanma da böyle bir sistemdir. Değişken kur sistemlerinde ilke olarak, dış rezerv gerekmez. Çünkü arz talep dengesi kurların otomatik değişmesiyle sağlanmaktadır. Bununla birlikte, böyle sınırsız bir değişken kur sisteminde (temiz dalgalanma) de kur değişmelerinin arz ve talep dengesini sağlayıcı etkisi zaman almakta ise bu süre içinde dış dengesizliklerin finansmanı için rezervlere gerek duyulabilmektedir.

Uluslararası likidite ihtiyacının belirlenmesinde dünya ticaret hacmindeki artış hızı, ülkelerin dış ticaret hacimlerindeki dalgalanmalar, rezerv tutmanın maliyeti, uluslararası finans kuruluşlarının kredi kolaylıkları ve hacmi, yurtiçi tedbirlerle dış dengeyi sağlama olanakları vs. gibi bazı objektif göstergelerden yararlanılabilmektedir.

Göreceli esnek kur sistemlerinin uygulandığı günümüzde, yukarıda da belirtildiği gibi, rezerv tutmanın bazı maliyet ve riskleri mevcuttur. Rezervler, geçici bir dış açık karşısında dış ticaret ve mali sermaye akımlarını kısmaya gerek olmadan bu açıkların finansmanına imkan sağlamaktadırlar. Bununla birlikte rezerv olarak tutulan fonlar ancak çok kısa vadeli olarak yatırabildiklerinden bunlara uygulanacak faiz oranları da genellikle düşük olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, fonları rezerv olarak tutmaktan dolayı uğranılan bir faiz kaybı vardır. Ayrıca rezervlerin tutulduğu paranın ilerde değer kaybetmesi, ülkenin bundan doğrudan bir zarara uğramasına yol açabilmektedir. Bu yüzden rezerv yönetimi sorunu, bugün merkez bankası yöneticilerinin uğraştığı en önemli konulardan biri olmaktadır.

Gerçek uygulamada ise sabit veya yönetimli dalgalanma sistemleri altındaki uluslararası likidite ihtiyacı birkaç büyük sanayileşmiş ülkedeki merkez bankası yöneticilerinin tercihlerine bağlı olmaktadır. Hangi rezerv türlerinden ne miktar tutulacağına bu bankaların yöneticileri objektif göstergelerin yanında, biraz da kendi zevk ve tercihlerine göre karar vermektedirler. Ünlü İktisatçı Fritz Machlup, geçmişteki Bretton Woods Sistemi döneminde merkez bankalarının rezerv talebini, “bayanların elbise dolabına” benzetmişti. Şöyle ki, içinde bulundurulanlar ne kadar farklı türlerden ve ne kadar fazla miktarda ise bundan o derece büyük zevk alınmaktadır. Bu benzetme uluslararası literatürde de yer bulmuştur.

Yapılan araştırmalar, dünyada yönetimli dalgalanma uygulamasına geçildikten sonra da uluslar arası rezervlere olan talebin önemli şekilde azalmadığını ortaya koymaktadır. Ülkeler halen, beklenmedik şoklara karşı hazırlıklı olmak, kredi itibarını yüksek göstermek ve döviz piyasalarına müdahale gibi nedenlerle dış rezerv tutmaktadır. Uygulamada, çeşitli ülke gruplarında dış rezervlerin (altın dışı) ithalata oranları önemli derecede istikrar göstermektedir. Ülkeler en olumsuz koşullarda bile resmi rezervlerini belirli düzeylerde sürdürebilmek için büyük çaba harcamaktadırlar. İstatistiklerin ortaya koyduğu sonuçlara göre, 1990 lı yıllarda sanayileşmiş ülkeler, ortalama olarak ithalat giderlerinin yüzde 17 si, az gelişmiş ülkeler ise yüzde 30 u dolaylarında dış rezerv bulundurmuşlardır.

Bir anlamda aşırı derecede yüksek dış rezerv bulundurmak yeni gelişmekte olan ülkeler için optimum bir yaklaşım olarak görülmeyebilir. Çünkü yüksek rezerv, bir anlamda kalkınma amacıyla kullanılacak olan dış fonların atıl tutulması demektir. Bu durum doğru olmakla birlikte, bir dış şok veya kriz durumuna karşı az gelişmiş ülkelerin önceden daha büyük hazırlık içinde olmaları gerekir. Bunun da nedeni ihtiyaç doğduğu an bu ülkelerin özellikle uluslararası ticari piyasalardan borçlanma güçlükleriyle ilgilidir.

Ayrıca, bu ülkelerin aşırı şekilde kısa vadeli dış borçlanma yoluna gitmeleri ve, yurtiçindeki yüksek enflasyona karşın döviz kurlarının yeterince yükselmesine izin vermeyerek ulusal paralarını aşırı değerlenmeleri, mali krizlerin önemli bir sebebi olmaktadır. Nitekim 1987 Haziran ayında Asya Krizi nin, 1998 Ağustos Rusya Krizi nin ortaya çıkmasında bu etkenlerin rolü büyük olmuştur. Aynı şekilde ülkemizde de 5 Nisan 1994 Ekonomik İstikrar Kararlarının alınmasına neden olan gelişmelerde kamu finansman açığının kısa vadeli dış sermaye girişleri ile karşılanması ve ulusal paranın aşırı değerlenmiş olması en önemli faktörler olarak karşımıza çıkmıştır.

Bu nedenle ekonomik ve mali istikrarın sağlanması açısından, az gelişmiş ülkelerde dış açıkları tedavi edici, ulusal paralarının gerçek değerlerini yansıtıcı kur politikaları izlenmesi ve döviz rezervlerinin yeterli düzeylerde tutulmaya çalışılması büyük önem taşımaktadır.

Özetle, uluslararası likidite ihtiyacı belirlenirken az gelişmiş ülkelerin özel durumlarının ve uluslararası piyasalardan yeni rezerv sağlamadaki zorluklarının da hesaba katılması gereklidir.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Günümüzdeki Uluslararası Para Sistemleri

IMF Sınıflandırması






1973 yılında belli başlı sanayileşmiş ülkeler paralarını Amerikan Doları karşısında dalgalanmaya bırakmışlardır. Böylece sabit kurlu Bretton Woods Sistemi yıkılmıştır.



Bu duruma bağlı olarak serbest dalgalanmaya geçmek, başlıca sanayileşmiş ülkeler için hemen hemen tek seçenek durumunda idi. Çünkü, uygulayabilecekleri, önceden hazırlanmış, anlaşmalara dayalı bir para sistemi mevcut değildi. Ancak yine de dalgalı kur uygulamalarının kısa süreli olacağı düşünülüyordu. Fakat geçen zaman, ülkelerin bu uygulamalardan fazla şikayetçi olmadığını göstermiştir. Bu nedenle de yeni bir sistem oluşturulması yönündeki arzu zamanla güncelliğini yitirmiştir.



Özetle, bugün dünyada bütün ülkeler tarafından paylaşılan, anlaşmalarla kurulmuş, aynı kur sistemine bağlı bir uluslararası para sistemi yoktur. Bunun yerine, sabit kur sisteminden dalgalı kur sistemine kadar değişen ve ülkelerin kendileri tarafından seçilebilen, farklı sistem ve uygulamalar mevcuttur.



Uluslararası Para Fonu (IMF), uluslararası mali ilişkileri düzenleme görevini sürdürmektedir. Ancak Bretton Woods sonrası üye ülkelerin farklı uygulamalarına yasallık kazandırmak için, IMF nin kuruluş yasasında bir değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikle birlikte, belirli ilkelere uymak kaydıyla, dileyen üyenin dilediği kur sistemini benimseyebileceği resmen kabul edilmiştir.



Günümüzde dünya ülkelerinin döviz kurlarına yönelik uygulamaları, sabit kur sisteminden dalgalı kur sistemine kadar uzanan geniş bir yelpaze oluşturmaktadır.



IMF nin bu bağlamda yaptığı sınıflandırma, ülkelerin döviz kuru rejimleri ile uyguladıkları para politikalarının birlikte gruplandırılması esasına dayanmaktadır. Böylece kur uygulamalarına daha büyük bir açıklık getirilmesi söz konusudur. Aslına bakılırsa, para politikası ile kur politikası arasında yakın bir ilişki mevcuttur. Örneğin, sabit kur sistemlerinde bağımsız bir para politikası uygulama esnekliği büyük ölçüde kaybolmakta, serbest dalgalı kur sistemine geçildikçe ise bu konuda bağımsız hareket etme olanağı arttmaktadır.



IMF, kur rejimlerini para kurulu düzenlemeleri, tek ulusal paraya bağlı ve para sepetine bağlı geleneksel sabit kur sistemleri, sabit parite etrafında kur bantları, sürünen pariteler ve sürünen pariteler etrafındaki kur bantları şeklinde sınıflandırmaktadır. Bunların her birisinin karşısında uygulanan para politikaları gösterilir. IMF para politikalarını da döviz kurunu sabitleştirme uygulamaları, toplam para arzı hedeflemesi, enflasyon hedefi belirleme, IMF destekli para programları ve diğerleri olarak gruplandırmaktadır. Böyle bir sınıflandırma, aynı zamanda uygulanan kur rejiminin ne derece bağımsız bir para politikası izlemeye olanak vereceğini gösterme amacına da hizmet etmektedir.



Kur ve para politikalarının sınıflandırılmasında kendisine özgü yasal bir ulusal para birimine sahip olmayan ülkeler de ayrı bir grup olarak ele alınmaktadır.

23 Ağustos 2011 Salı

Uluslararası Para Sisteminde Geleceğe Yönelik Tasarılar

Günümüzde karşılaştığımız sorunlarda yapabileceğimiz çıkarımlarla uluslararası parasal alan henüz gelişimini tamamlamış bir alan olmadığını sonucuna varmamız muhtemeldir. Döviz kurlarındaki aşırı oynaklık, kurlarda sürekli dengesizlik, sıcak para fonları ve mali krizler karşılaşılan problemlerden sadece bazılarıdır. Bu sorunların varlığına istinaden günümüzde çeşitli tasarılar söz konusudur. Bunları bu yazımızda inceleyeceğiz.



Altın Standardına Dönüş Tasarısı

Günümüzde altının parasal fonksiyonu büyük ölçüde azaltılmıştır. Ancak yakın zamanlara kadar dünyada yeniden altın standardına dönülmesi ciddi ciddi tartışılan bir konuydu. 1960 larda bu görüşü savunanların temel tezi, Bretton Woods Sisteminin ABD ye sağladığı ayrıcalıkların bir haksızlık oluşturduğu gerçeğidir. Altın fiyatlarının o günkü resmi fiyatı ons başına 35 dolardan 70 dolara çıkartılarak dünya para sisteminde yeniden altına dönülmesi doğrultusunda bir öneri ortaya atmışlardır. Bu şekilde hem dünya rezerv arzı otomatik bir şekilde artacak, hem de yüksek fiyatlardan altının üretimi özendirilmiş olacaktı.



Belirtilmesi gerekir ki, o dönemde altın fiyatlarında yapılacak böyle bir artışın dünya ekonomisinde enflasyonist baskılar doğurması büyük bir olasılıktı. Sonra, dünya altın stokları ülkeler arasında eşit olmayan bir biçimde dağıtılmış durumdaydı. Altının revalüasyonu ile en çok kazanan rezervlerini altın cinsinden tutan ülkelerle altın üreticisi ülkeler olacaktı. Bazı ülkeler geleneksel olarak dış rezervlerinin önemli bir bölümünü altın olarak tutmaktadır. Altın üreten belli ülkeler ise Güney Afrika ve eski Sovyetlere bağlı ülkelerdi. Bu ülkelerin yararına olarak altın fiyatlarının yükseltilmesi, ekonomik olduğu kadar siyasal nitelik taşıyan bir karar olmaktadır.



Sözü edilen bu sakıncalar bir tarafa bırakılırsa, kağıt para basmanın maliyeti sıfıra yakın iken, altın üretiminin büyük bir reel kaynak maliyeti gerektirdiği unutulmaması gereken bir durumdur. Kısaca, kağıt para yerine altın kullanmak kıt dünya kaynaklarını israf etmek anlamına gelecekti. Triffin in söylediği, altın madenini topraktan çıkartmak için o kadar masraf yapıldıktan sonra onu tekrar merkez bankalarının kasalarına gömmek büyük bir israf örneğidir.



Tüm bunların dışında altın standardı, uluslararası para sisteminin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir sistem de değildir. Önce, bu sistemde sabit kur uygulamalarının bir özelliği olan likidite sorunu çözümlenmiş olmamaktadır. Çünkü, altın fiyatlarının bir defaya mahsus olarak arttırılması o anda uluslarası likidite ihtiyacını karşılamış olsa bile, daha sonra likidite talebinde ortaya çıkacak olan artışların yeniden üretilen altın ile sağlanabilmesi oldukça şüphelidir.



Sonra, günümüz toplumlarında altın standardındaki denkleşme mekanizmasının işlemesi için zorunlu olan “oyunun kuralları”na bağlı kalmak koşulunu hayal etmek oldukça güçtür. Bazı iktisatçılar altın fiyatlarındaki artışla birlikte dolar ve sterlin gibi paraların da rezerv fonksiyonlarını sürdürmelerinin doğru olacağını önermişlerdi. Altının yanında diğer paraların rezerv olarak kullanılması, Gresham Kanunu’nun işleyişini kaçınılmaz duruma getirecektir. Bu da sistemin istikrar bozucu spekülasyonlara karşı açık olması demektir.



Özetle, geçmişte uygulanan altına dayalı sistem günümüz koşullarında da uygulanabilmesi gerçekçi görünmemektedir. Dünya para sistemindeki eğilim sabit kur sisteminden esnek kur sistemine doğrudur. Ayrıca altın paralık niteliklerinden ayırmak gibi bir eğilimin de gelecekte süreceği öngörülmektedir.



Günümüzdeki Uygulamalar, Sorunlar, Reform Önerileri



1973 de sabit kurlu Bretton Woods Sistemi nin yıkılmasından beri kurlarda aşırı bir değişkenlik (excessive volatility of exchange rates) yaşanmaktadır.


Daha önceki yazılarımızda açıklandığı üzere, kurlarda görülen bu tür bir oynaklık, uluslararası ticareti ve mali akımları caydırıcı yönde etkide bulunan önemli bir etkendir.



Kur oynaklığı ve kur dengesizliği sorunları karşısında uluslararası para sisteminde ne ölçüde bir esnekliğe izin verileceği, ne ölçüde de politika uyumu sağlanacağı gibi sorunlar gündeme gelmiştir. Diğer bir deyişle, eskinin değişken ve sabit kur sistemlerinin iyi yönlerini toplayan tasarılar yerine şimdi, optimal kur esnekliği ile uluslararası politikaların birbiriyle uyumlaştırılması gibi konular tartışılmaya başlanmıştır.



Ayrıca, bugünkü yönetimli dalgalanma uygulamaları altında, döviz kurlarında büyük ölçüde denge değerlerinden sapmalar (disequilibria) ortaya çıkabilmekte ve bu dengesiz makro ekonomik politikalar hükümetler tarafından uzunca bir süre kullanılabilmektedir.



Örneğin, Türkiye 1990 yılında bütçe açıklarını karşılamak için yoğun biçimde iç borçlanmaya gitmiş, o arada kısa süreli yabancı fonların ülkeye girişini özendirmek için de aşırı değerlenmiş kur politikaları izlemiştir.



Aynı politikaları Asya Krizi öncesi Doğu Asya ülkelerinde de görebilmekteydik. (Dış ödeme açıkları kısa vadeli yabancı sermaye girişleri ile finanse edilmeye çalışılmıştır) Söz konusu politika 1998 Krizi öncesi Rusyada da izlenmiş bir politikadır. Fakat tüm bu uygulamalar, söz konusu ülkelerde mali krizle sonuçlanmıştır. Mali krizlerin tüm sorumluluğunun uygulanan aşırı değerlenmiş kur politikalarına bağlamak gerçekçi olmasa da bunun önemli etkileri olduğu da bir gerçektir.



Günümüzdeki mali liberalleşme neticesinde “sıcak para” (hot money) adı verilen kısa süreli sermaye fonları, kolayca bir ülkeden diğerine kayabilmektedir. Faiz, kur değişikliği, siyasal ve ekonomik ortam gibi koşullara karşı çok duyarlı olan bu fonlar hacim olarak milyarlarca doları bulmaktadır.



Kısa süreli sermaye fonları girilen ve çıkılan ülkelerde önemli ekonomik ve mali istikrarsızlıklar yaratabilmektedir. Yazının üst kısmında belirtildiği gibi son dönemlerdeki mali krizlerin bir çoğunda yabancı fon giriş ve çıkışlarının etkisi olduğu görülmektedir. Dolayısıyla dünyadaki mali istikrarın sağlanması için bu konuda yeterli uluslararası önlemlerin alınmasına ve işbirliğine gidilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Alınabilecek temel önlemlerden birisi, ülkeler arasındaki para politikalarının ve faiz oranlarının birbiriyle uyumlulaştırılması olarak söylenebilir.



Avrupa Birliği gibi ekonomik birliklerde bunu sağlamak, ülkeler üstü bir kuruluşun (Avrupa Merkez Bankası) yetkisine verilmiş durumdadır. Onun dışında uluslararası alanda bu düzenlemeleri yapacak bir kuruluş mevcut değildir. Uluslararası Para Fonu (IMF) nun ve G-7 gibi grupların çalışmaları ise yeterli olmamaktadır. Bu nedenle böyle bir işbirliği ve uyum sağlanıncaya kadar ülkeler kısa süreli sermaye giriş ve çıkışlarını uygun kotalarla denetim altına alma zorunluluğu ile karşı karşıya kalmaktadırlar.



Üstte belirtilen kur oynaklığını azaltmak ve kurlarda denge değerinden sapmaları önlemek üzere çeşitli tasarılar ortaya atılmıştır.



Bunlardan birisi, Williamson’nun geliştirdiği “hedef değişme alanı” (target zones) tasarısıdır. Buna göre, büyük sanayileşmiş ülkeler paralarının denge döviz kurlarını tahmin edecek ve bu kurların etrafında izin verilecek dalgalanma marjı üzerinde anlaşmaya varacaklardı. Williamson, izin verilen dalgalanma sınırlarını denge kurunun altında ve üstünde yüzde 10 olarak önermiştir. Bu sınırlar arasında kur, piyasadaki arz ve talep güçlerine göre belirlenir. Ancak kurun, hedef alanın dışına çıkma eğilimi göstermesi halinde döviz piyasasına resmi müdahaleler gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. Tasarıda hedef alanın “yumuşak” (soft) olması düşünülmüştür. Şöyle ki, sadece hedef alanın sınırlarına ulaşıldığı veya dışına çıkıldığı durumlarda piyasa kurlarına müdahale edilmesi söz konusudur.



Hedef değişme alanına karşı olanlar ise, bu tasarının sabit ve değişken kur sistemlerinin en olumsuz yönlerini birleştirdiğini ileri sürmektedirler. Bu uygulamanın değişken kur sisteminde olduğu gibi, kurlarda büyük dalgalanma ve oynamalara yol açabileceğini belirtirler. Diğer taraftan da sabit kur sistemlerinde görüldüğü gibi, resmi müdahale gerektireceğine ve dolayısıyla para politikasının bağımsızlığını azaltacağına işaret etmektedirler.



Bu eleştiriler üzerine, Miller ve Williamson söz konusu tasarıyı geliştirmişlerdir. Yeni tasarıda, kurları hedef değişme alanı içinde tutmak üzere büyük sanayi ülkeleri arasında daha ileri derece bir politika uyumlaştırılması öngörülmektedir. Bu nedenle yeni tasarı, döviz piyasasına daha az müdahale gerektirmektedir.



Mevcut para sisteminin reformu için bir diğer grup öneri ise, sanayileşmiş ülkeler arasında yoğun politika uyum ve işbirliği sağlanmasına yöneliktir. Bunların en geliştirilmiş formlarından birisi McKinnon'a aittir. Bu tasarıya göre; ABD, Almanya ve Japonya, satınalma gücü paritesi ile ulusal paraları arasındaki kurları denge düzeyinde belirleyecekler, sonra da bu kurları istikrarlı tutmak için, para politikalarını sıkı bir biçimde uyumlaştıracaklardı. Örneğin, doların yen karşısında değer kaybı, Amerika nın para arzını kısması, Japonya nın ise para arzını genişletmesi için bir işaret sayılacaktı.



Sözü edilen konuda öne sürülen başka bir tasarı ise IMF ye bağlı Ara Komite'ye (Interim Committee) aittir. Bu tasarı üye ülkelerin IMF denetimi altında uyumlu biçimde uygulamaya koyacakları makro ekonomik politika türlerini belirlemek amacıyla, ekonomideki gelişmeleri yansıtan bir dizi objektif göstergeler oluşturulması esasına dayanmaktadır. Bu objektif göstergeler, ilgili ülkenin GSMH, enflasyon, işsizlik, dış ticaret dengesi, para arzı, kamu kesimi mali dengesi, faiz oranı ve resmi rezervler gibi değişkenlerinin ölçülmesinde kullanılırlar. Bu göstergelerdeki artış veya azalışlar, ülkenin daraltıcı ya da genişletici para ve maliye politikası uygulamaya koyması gerekliliğine işaret etmektedir.



Son uluslararası mali krizler, dikkatleri bir kez daha Uluslararası Para Fonu’na çevirmiştir. IMF ise üye ülkelere mali sistemlerini geliştirici, özellikle bankacılık sektörünü güçlendirici, ekonomik ve mali istatistiklerini geliştirici yönde düzenlemeler yapmalarını önermektedir. Bu arada kriz olasılığı yüksek ülkelere krizden önce yardımda bulunmak için IMF de bir acil önlemler hesabı oluşturulmuştur.

3 Temmuz 2011 Pazar

Bretton Woods Sistemi Uygulaması

Bretton Woods Sisteminin yıkılışına kadar yaşadığı süreci kısaca inceleyelim.

Dolar Kıtlığı Dönemi
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1950’lerin başına kadar olan süreçte dünyada şiddetli bir dolar kıtlığı (dollar shortage) meydana gelmiştir. Aynı dönemde, Batı Avrupa ülkeleri ve Japonya, savaşta yıkılan ekonomilerini onarmak için yoğun bir çaba içinde idiler. Onarım için gerekli araç gereçlerin sağlanabileceği tek kaynak ABD idi. Bu sebeple, bu ülkelerin tüm altın rezervleri Amerika’ya akmaktaydı. Ayrıca ABD de çoğunluğu hibe yoluyla olan Marshall yardımlarıyla söz konusu ülkelerin kalkınmalarına önemli ölçüde destek olmuştur.

Ancak 1950’lerin başlarında ilerisi için çok önemli olan, fakat dikkatleri fazla çekmeyen bir olay ortaya çıkmıştır. ABD’nin ödemeler bilançosu ilk kez açık veriyordu. O dönemde sisteminin işleyişi açısından açıkların yararlı olacağı bile düşünülüyordu. Çünkü dünyada likidiye arzının arttırılması, herşeyden önce, Amerika’nın dış ödeme açıklarına bağlı olmaktaydı.

Aşırı Dolar Bolluğu
Amerika’nın dış açıkları giderek süreklilik kazanmış ve bu durum Bretton Woods sisteminin yıkılmasındaki temel etken olmuştur. 1958’e gelindiğinde dünyada artık bir dolar kıtlığı değil, aşırı ‘dolar bolluğu’ (dollar glut) sorunu ortaya çıkmıştır. Yani bu tarihlerde Amerikan doları aşırı-değerlenmiş bir para durumuna gelmiş olmaktaydı. Bu sebeple dolar devalüasyonu gerekliydi. Fakat doların sahip olduğu anahtar para statüsü nedeniyle, onun devalüasyonu engelleniyordu. ABD’nin bunu tek başına yapması da mümkün değildi.

Batı Avrupa ülkeleri ve Japonya, 1960’ların kalkınmalarını gerçekleştirip önemli birer ekonomik güç halinde ortaya çıkınca, biriktirdikleri doları vakit geçmeden FED (Federal Reserve Bank) ta altına çevirmeye başlamışlardır. Amaçları, Savaş sırasındaki altın stoklarında yaşanan erimeyi geri getirmek ve doğal olarak altın rezervlerini büyütmekti. Ayrıca Fransız Devlet Başkanı aynı dönemde dolara adeta savaş ilan etmişti. Bu ülke sisteminin ABD’ye sağladığı ayrıcalıklar nedeniyle sistemi eleştirmekteydi. Altın fiyatlarının 2 veya 3 kat arttırılarak yeniden altın para standardına dönüşün gerekli olduğunu savunuyorlardı.

Uluslarası mali alanda beklenen kriz ilk kez 1960 yılında “altına hücum” ile başlamıştır. Amerika’nın giderek eriyen altın stokları karşısında spekülatörler doların er geç altına göre devalüe edileceğini tahmin ederek, altın borsasında yoğun alımlara başlamıştır. Bu aşırı talep karşısında sekiz sanayileşmiş ülke (ABD, İngiltere, Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, İsviçre) altın resmi fiyatı 35 dolar seviyesinde tutabilmek için söz konusu tarihte “Londra Altın Fonu” (Gold Pool) adı verilen fonu oluşturmuştur. Bu fonla amaçlanan altın fiyatlarının sabit tutulması ve İngiliz bankasına altın satışlarında destek olmaktır. Bu satışların büyük bir bölümünü karşılayan ABD olmuştur.

Buhran Dönemi
Bu dönemde uluslararası para piyasalarındaki buhranlar giderek yoğunluk kazanmaya başlamıştı. Örneğin, İngiliz Sterlini 1964 den beri sarsıntı geçiriyordu. Sterlin 1967 yılında devalüe edildi. 1968 başlarında spekülatörler yeniden altına hücuma başladılar. Bunun üzerine 1968’de altın fonu üyeleri, bundan böyle serbest piyasada altın fiyatlarını destekleme kararı almışlardır. Merkez bankaları arasındaki işlemlerde resmi altın fiyatı uygulaması sürdürülecekti. Böylece Altın Fonu dağılmış ve altın için ikili bir fiyat sistemi benimsenmiş olmaktaydı. Birisi serbest piyasada arz ve talebe göre oluşan fiyat, diğeri ise merkez bankaları arasındaki işlemlerde geçerli olan resmi fiyattır. İkili fiyat uygulaması, altının parasal fonksiyonunda önemli bir gerilemeye sebep olmuştur.

Bu süreçten sonra Fransız Frankı baskı altına girmiştir. Mali fonlar kitleler halinde franktan kaçırılıp, Alman markı gibi sağlam paralara yöneltiliyordu. 1969 yılında frank devalüe edilmiştir.

Doların Devalüasyonları
1960’ların sonlarında “sürekli istikrarsızlıklar” uluslararası mali alanın başlıca özelliği durumuna gelmişti. ABD ise bu şartlar altında Almanya ve Japonya gibi ödemeler bilançosu fazla veren ülkelerden paralarını dolara göre revalüe etmelerini istiyor. Fakat onlar ise buna yanaşmıyorlardı.

Bunun doğal nedenlerine saymak gerekirse, dış ödeme fazlaları bu ülkelere önemli bir ekonomik ve siyasal güç sağlıyordu. Ayrıca ihracatçı firmalar ve çiftçiler revalüasyona gitmemesi için hükümete baskı yapıyorlardı.

Sonuç olarak Amerikan Devlet Başkanı Nixon, Batılı ülkeleri ve Japonya’yı revalüasyona zorlamak amacıyla, 1971 de çeşitli önlemler almıştır. Örneğin, ithalat üzerindeki gümrük vergileri yüzde 10 oranında arttırılmış ve yerli malların satınalımında vergi indirimi sağlanmıştır.

Bu gelişmeler üzerine Washington’da Smithsonian Institute’de toplanan “Onlar Grubu”nun üyeleri, doların devalüasyonu konusunda anlaşmaya vardılar ve 1971 deki Smithsonian Kararları ile dolar, diğer paralara göre ortalama yüzde 9 oranında devalüe edildi. Altının resmi fiyatı 35 dolardan 38 dolara çıkartılmıştır. Sonuç olarak doların altın konvertibilitiesi sürekli olarak kaldırılmış olmaktaydı. Smithsonian düzenlemeleri, uluslar arası para sisteminde çok az değişiklik yapmıştır. Ulusal paralar, daha yüksek kurlardan yine dolara bağlanmış ancak dalgalanma marjları genişletilmekle, sisteme biraz esneklik kazandırılmış oluyordu.

Doların devalüasyonuna karşın, ABD’nin dış ödeme açıklarındaki artışlar sürmekteydi. Bu büyük açıklar, uluslararası ticari ve mali çevrelerde Smithsonian düzenlemelerinin başarısız olduğu ve yeni bir devalüasyonun gerekli olduğu düşüncesini ortaya çıkarmıştı. 1973 yılında dolar bir kez daha spekülatif baskı altına girmiş ve Batılı sanayileşmiş ülkeler doların yeniden devalüasyonuna karar vermişlerdir. Böylece, ikinci kez, ortalama yüzde 5 oranında dolar devalüasyonu gerçekleştirilmiştir. Altının resmi fiyatıda 38 dolardan 42,3 dolara yükseltilmiştir.

Arz Yanlı Ekonomi Politikası ve Dolar
1973 başlarında belli başlı sanayileşmiş ülkeler, Bretton Woods sisteminin temelini oluşturan, paralarını sabit kurlardan Amerikan Doları’na bağlama uygulamalarına son vermişlerdir. Sonuç olarak, bu ülkelerin paraları ile Amerikan Doları birbirlerine karşı dalgalanmaya bırakılmış olmaktaydı.

Bretton Woods Sistemi’nin kilit parası olan doların dalgalanmaya bırakılması, çok çeşitli yönlerden önem taşımaktaydı. Çünkü dolar önce, uluslararası bir değer standardı idi. Fakat dalgalanmanın olduğu bir para bu standart olma işlevini yerine getiremezdi. İkinci boyut ise, doların rezerv parası olması özelliğidir. Ülkeler resmi rezervlerinin büyük bir bölümünü Amerikan Doları cinsinden tutmaktaydı. Yeni durum, rezervleri çeşitlendirmek anlamına gelen “rezerv yönetimi” sorununu ortaya çıkarmıştır. Üçüncü boyut ise, yukarda belirtildiği üzere, Bretton Woods sisteminin yıkılmasından sonra çoğunluğu az gelişmiş ülkelerden oluşan bir grup ülke, sabit kur uygulamalarını sürdürerek paralarını yeniden Amerikan dolarına bağlamışlardır. Doların öteki paralara göre değerinin değişmesi, o ülkelerin ulusal paralarının da, aynı yabancı paralar karşısında değerlerinin değişmesi anlamına gelmekteydi. Bu nedenle bu tarz bir gelişme dış denge durumlarını olumsuz etkileyeceği ve parasının dolara bağlayan ülkeler açısından olumsuz sonuçlar doğurması kaçınılmaz olmaktaydı.

Bu bahsedilen sorunlar münasebetiyle, günümüzdeki sistemin önemli bir parçası olan “para sepetleri”ne verilen büyük önem ortaya çıkmıştır. Ülkeler SDR ve ECU gibi genel veya bölgesel para sepetleri dışında, özel olarak oluşturdukları birleşik hesap paraları oluşturma yoluna da gitmişlerdir. Bir tek para yerine, değer standardı olarak bir para sepetinin belirlenmesi, tek para değerinde görülebilecek ani ve sık değişikliklerin etkilerini azaltmaktadır.

Bu duruma bağlı olarak SDR ve ECU gibi birleşik para birimlerinin uluslar arası değer ölçüsü olarak kullanılması oldukça yaygınlaşmıştır. Avrupa para birimi Euro nunda bu amaçla kullanılması beklenilmektedir.

Dolar 1973 Mart ayında dalgalanmaya bırakılınca piyasada bir miktar değer kaybetmişti. Fakat birinci petrol şoku, doların değerini yükseltici bir etki ortaya çıkarmıştır. 1977’den sonra dolar tekrar inişe geçince, Carter Yönetimi doları desteklemek için bazı önlemler almıştır. (sıkı para ve maliyet politikaları)

Doların değerinde yükselmeye yol açan diğer bir gelişme ise 1980’de Reagan Yönetimi’nin iş başına gelmesiyle uygulanan “Arz-Yanlı Ekonomi Politikası”dır. (supply-side economics) Talepten çok arz faktörüne ağırlık veren bu politikalar Keynes ekonomisinin tersine, ekonominin canlandırılması için üretimin artırılması, bu amaçla da özel kesimin özendirilmesi esasına dayanmaktadır. Özel kesimi teşvik etmek için vergilerin indirilmesi ve kamu harcamalarının kısılması öngörülmektedir. Bu önlemlerin ortaya çıkardığı bütçe açıkları ise iç ve dış borçlanma, yani yüksek faiz politikası ile finanse edilmiştir.

1980 başlarında uygulamaya konulan bu politika ile, Avrupa ve Uzak Doğu piyasalarında kısa süreli fonların yoğun bir şekilde ABD’ye doğru aktığı görülmüştür. Ülkeye yoğun olarak giren yabancı sermaye fonları, doların değerini yapay olarak yükseltiyordu. Doların değerinin bu şekilde yükselmesine rağmen, ABD’nin bunu önlemek adına bir girişimde bulunmaması “özel çıkar sağlamaya yönelik ihmal” (benign neglect) politikası olarak adlandırılmaktadır. Bu durum 1981 den 1985 e kar sürmüştür.

Ülkelerinden sermaye kaçışına neden olduğu için, Japonya ve Almanya gibi ülkeler bu politikalardan şikayetçiydiler. ABD ise bu ülkelerin, özellikle Japonya’nın kısıtlayıcı politikaları sonucu biriktirdikleri dış ödeme fazlalarının Amerikan ticaret bilançosu açıklarına yol açtığını savunarak, bu ülkelerin daha liberal bir dış ticaret rejimi ve harcama genişletici politikalar izlemeleri gerektiğini söylemekteydi. Sonuçta, 1985 yılının Eylül ayında taraflar arasında anlaşma sağlanmıştır. Bu duruma göre, ABD yüksek faiz politikasını bırakmış, Japonya da iç piyasada harcamalarını genişletici politikalar uygulamayı kabul etmiştir.

Plaza Anlaşması’ndan sonra dolar, döviz piyasalarında inişe geçmiş ve bir süre sonra da belli bir istikrara kavuşmuştur. Bugün itibariyle uluslar arası borsalardaki gelişmelere bağlı olarak doların değeri değişmektedir. Ancak çeşitli piyasalarda doların değerinde ortaya çıkan ani iniş ve çıkışlar çoğunlukla ilgili yabancı ülke merkez bankaları tarafından piyasaya yapılan müdahaleler ile önlenmeye çalışılır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı Arasındaki Buhran Dönemi

Büyük Dünya Depresyonu, altın para dönemi hakkında yazımızda (tıklayarak ulaşabilirsiniz) belirtilen altın standardının yıkılışını hızlandırmıştır. 1929 buhranı önce ABD nin sermaye piyasasında bir panik olarak ortaya çıkmış ve sonra da bu ülkenin sanayi üretiminde ve istihdam düzeyinde aşırı düşüşler şeklinde etkisini göstermiştir. Neticesinde, bu ülkenin ithalatı aniden azalmış ve dış dünyaya sağladığı krediler kesilmiştir. ABD ayrıca, içerde yaşanan işsizliği önlemek amacıyla 1930 da Smooth-Hawley tarife kanunu ile gümrük tarifelerini de (ortalama 50%) yükseltmiştir. Bu durum Amerikan ekonomisinin canlılığı diğer ülkeler için çok önemli olduğu için dikkate alınması gereken bir noktadır.

Amerika’daki bu olaylara diğer ülkelerin gösterdiği ilk tepki, altın standardından ayrılmak ve dış alımlar üzerinde kısıtlamalar koymak şeklinde olmuştur. Bu dönemde, milli gelir ve çalışma düzeyindeki düşmeyi önlemek için tarifeler ve öteki ticaret engelleri sık kullanılan araçlar olmuşlardır. Ülkelerin kendi milli gelir ve istihdam düzeylerini bu gibi yollarla korunmaya çalışılmasına “komşuyu zarara sokma politikası” (beggar-thy-beighbor policy) denilmektedir. Bütün bu uygulamalar dünya üretim ve ticaret hacmini daha önce görülmemiş bir şekilde düşürmüştür. 1932 ortalarında sanayi mallarının dünya üretim ve ticareti, 1929 yılı başlarındaki miktarın yaklaşık 1/3 ü oranında gerilemiştir.

Uluslararası mali alanda beklenen panik ise 1931 yılında “Credit Anstalt” adlı bir Viyana ticaret bankasının iflasa sürüklenmesi üzerine başlamıştır. Hemen tüm Avrupa ülkelerinde yabancı alacaklılar, kısa süreli alacaklarını geri çekmek için bankalara akın ettiler. Alman Merkez Bankası bu durumda ülkenin altın ve döviz rezervlerinin tükenmesini önlemek için, “kambiyo denetimi” uygulamaya başlamıştır. Bu uygulamayı birçok kuzey ve doğu avrupa ülkesi de takip etmiştir.

Böylece, 1930lara gelindiğinde ülkeler birer ikişer altın standardını terk etmiş bulunuyorlardı. İngiltere altın standardından 1931de, ABD ise 1933de ayrılmıştır.

Altın standardı işlevini yitirdikten sonra ulusal paraları birbirine dönüştürebilme imkanı kalmamıştı. Bu durum ülkeleri, uluslararası ödemelerde iki taraflı (bilateral) anlaşmalar yapmaya zorlamış ve böylece dünyada varolan çok taraflı denkleştirme mekanizması ortadan kalkmıştı. Bu gelişmelerin neticesinde dünya ticareti ciddi bir darboğaza girmişti.

İrdelenmesi gereken bir nokta ise, para alanları ve para blokları adı verilen mali gruplaşmaların bu dönemde ortaya çıktığı gerçeğidir. Örneğin, İngiltere altın standardından ayrıldıktan sonra sterlinin değerini serbest bırakmıştır. Buna istinaden parasındaki aşırı dalgalanmayı önlemek için piyasaya yapacağı müdahaleleri desteklemek için “İngiliz Kambiyo Denkleştirme Fonu” (Exchange Equalization Fund) kurmuştur. Bu fonun görevi günümüzdeki merkez bankalarının yaptıklarına benzer şekilde, serbest piyasada, sterlin karşılığında yabancı paralar alıp satarak ulusal paranın istikrarını sağlamaktı.

Altın standardının yıkılmasından sonra, çoğunluğu eski İngiliz sömürgelerinden oluşan bir grup ülke, ulusal paralarını sterline bağlamıştır. İngiltere de parasındaki aşırı dalgalanmayı önleyerek bu ülkeleri zarara uğratmaktan kaçınıyordu. Sonuç olarak, sözü edilen ülkeler İngiltere’nin önderliğinde bir “sterlin sahası” ortaya çıkmıştır.

Sterlin sahasının merkezi Londra idi. Bu gruba bağlı ülkeler dış rezervlerini çoğunlukla sterlin olarak Londra’da tutuyorlardı. Bölge içi ticarette ödemeler, Londra’daki bu rezervlerin kullanılması ile göreceli biçimde serbestçe yapılabiliyordu. Fakat sterlin alanının dışındaki ülkelerle ticaret, sıkı kambiyo denetimi ve yoğun ithal kısıtlamalarına tabi tutulmaktaydı.

Fransa’nın önderliğinde de ufak bir grup ülke (İsviçre, Belçika ve Hollanda) ulusal paralarını altına bağlı olarak sürdürmüşlerdir. Bu ülkeleri de altın bloku olarak sayabiliriz. Fakat ödemeler birçok kısıtlamaya tabi tutuluyordu. Nitekim, söz konusu dönemde büyük dış ödeme açıklarını önleyebilmek için Fransa, ithalatta kota sistemini uygulamaya koymuştu.

Almanya önderliğindeki çoğunluğu az gelişmiş ülkelerden oluşan geniş bir grup ise, kambiyo denetimi uygulamasına başlamışlardır. (Türkiye dahil)

ABD’ye gelirsek, bu ülke serbest dalgalanmaya bıraktığı doların bir miktar değer yitirmesine izin verdikten, 31 Ocak 1934 te 1 ons altın: 35$ olarak dolar değeri belirlenmiştir. Bu tarihte saptanan resmi dolar fiyatında 1971 yılı Aralık ayına kadar doların devalüasyonuna kadar bir değişme yapılmamıştır.

Özetle söylenebilir ki, İkinci Dünya Savaşı’nın öncesinde, uluslararası mali alan tam bir karışıklık içinde bulunmaktaydı. Evrensel altın standardı yıkılmış ve onun yerine üstte ifade edilen birbirinden ilgisiz başlıca üç para bloku oluşmuştu.

Kambiyo denetimi uygulayan geniş bir grup ülkenin ulusal paraları konvertibilitesini yitirmiştir. Bu ülkelerde ticaret iki yanlı anlaşmalarla düzenlenmeye çalışılmıştır, yüksek gümrük tarifeleri ve sıkı miktar kısıtlamaları yaygın kullanılan uygulamalar durumuna gelmiştir. Sabit kurdan parası aşırı değerlenen ülke devalüasyon yapıyor, ancak ticaret ortakları da bundan zarar görmemek için karşı devalüasyonlara başvuruyorlardı.

Altın Bloku’na bağlı ülkeler de sabit kurlardan doğan dış açıklarını önlemek için gümrük tarifelerini yükseltmekte ve yoğun miktar kısıtlamaları uygulamaktaydı. Yalnızca sterlin bölgesi içinde ticaret bir ölçüde serbestçe yürütülüyor ve diğer bloklara göre paralar oldukça sınırlı bir konvertibiliteye sahip bulunuyordu.

Uluslararası Para Sistemi

Uluslararası Para Sistemi

Uluslararası ekonomik ve mali ilişkilerin düzenli şekilde gelişebilmesi her şeyden önce, etkin ve aksamadan işleyen bir uluslararası para sisteminin varlığına bağlıdır. O nedenledir ki, Adam Smith bile uluslararası para sisteminin önemini vurgulamak için, onu bir “büyük tekerlek” e (great wheel) benzetmiştir. Arabanın, (benzetmede dünya ekonomisi) iyi işlemesi için tekerleklerin de iyi dönmesi gerekiyordu.

Bu yazımızda uluslararası para sistemini genel olarak incelemeye çalışacağız. Uluslararası para sistemi, ülkelerin uyguladıkları döviz kuru sistemlerini, uluslararası anlaşmalarla belirlenen kuralları ve öngörülen mekanizmaları ve oluşturulan uluslarası mali kuruluşları ifade etmektedir.

Uluslararası para sistemini incelemesini öncelikle günümüzdeki uygulamalar üzerinden yapacağız. Fakat bilindiği gibi uluslararası para sisteminin uzun bir geçmişi vardır. Bu yüzden günümüz uygulamalarının geçmişteki uygulamaların bir uzantısı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu duruma istinaden sonraki yazılarımızda uluslar arası para sisteminin geçmişi üzerine de bir yazı yazmayı planlıyorum.

Günümüzde belirli bir sistemden söz etmek oldukça güçtür. Çünkü mevcut uygualamalar önceden planlanmış ve uluslararası anlaşmalara göre tasarlanmış bir modele dayanmamaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında uygulanan sabit kurlu Bretton Woods Sistemi 1973 yılına kadar sürmüştür. Bu sistemin kaldırılması sonrasında her ülke kendisine uygun bir sistem uygulamaya başlamıştır. O dönemde bu durumun geçici olduğu düşünülüyordu, yani tekrar Bretton Woods sistemi gibi anlaşmalara dayalı bir sistemin ilerde oluşturulacağı varsayılıyordu.

Ancak geçen zaman sürecinde bu uygulamaların süreklilik kazandığı görülmüştür. Pek tabii ki Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından bu uygulamaların düzenlenmesi amacıyla bazı kararlar alınmaktadır. Fakat, bunları bir sistem olarak belirtmek yerine, yalnızca uluslararası parasal ilişkilerin düzenli biçimde gelişmesini sağlamaya yönelik ilkeler olarak ifade etmek daha doğru olacaktır. Bugün her ülke, IMF’ye bilgi vermek şartıyla serbest değişken kur sistemi ile katı sabit kur sistemleri arasındaki çeşitli düzeylerden istediği uygulamayı seçmekte ve gerekli gördüğü takdirde istediği zaman değiştirmekte serbesttir.