Uluslararası parasal ilişkilerin geçmişini ve bugünkü durumunu irdelediğimiz yazılardan sonra, bu yazımızda Türkiye’deki uygulamalara bir göz atabiliriz.
Türkiye, Bretton Woods toplantılarına katılmış ve bu sistemi onaylamış bir ülkedir. Bununla birlikte, 1930 lardan beri uygulanan yoğun kambiyo denetimi, bu sistemin çoğu yönlerini Türkiye açısından uygulanamaz kılmıştır.
Örneğin; ülkemizde yasal bir döviz piyasası yoktu, ulusal para konvertibil değildi ve parite kurları Merkez Bankası’nın piyasa müdahaleleri ile değil, yasa ve yönetmelik zoru ile sürdürülmeye çalışılıyordu.
Bretton Woods un yıkılışı sonrası, TL devalüe edilerek yeniden dolara bağlanmıştır. Fakat, bu eskisinden daha esnek bir uygulama ortaya çıkarmıştır. Çünkü, her üç veya dört ayda bir TL nin dolar kurunda ayarlama yapılıyordu. Bu “mini devalüasyonlar” modeli adı verilen uygulama 1974 ten 1981 yılına kadar sürdürülmüştür.
24 Ocak 1980 Kararları ile Türkiye’de liberal bir dış ticaret rejimine geçilmiştir. Böyle bir uygulama, kambiyo rejiminde de serbestleştirmeyi getirmekteydi. Böylece 1 Mayıs 1981’de yeni bir uygulama başlatılmıştır. Bu uygulamayla, Merkez Bankası dolar ile birlikte, alım satım konusu olan tüm dövizlerin fiyatlarını her gün yeniden belirleyip yayınlamaktaydı. Bu “günlük kur ayarlamaları”nın amacı TL nin gerçek değerini bulmasına yardımcı olmaktı.
Kambiyo rejiminin liberalleştirilmesi yolundaki asıl önemli adımlardan birisi Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu hakkında 1984 tarih ve 30 sayılı Kararla atılmıştır. Bu Karar ile birlikte, örneğin, Türkiye’de “yerleşik” kişilerin yanlarında döviz bulundurmaları, aralarında her türlü dövizi alıp satmaları, bankalarda döviz cinsinden hesap açtırmaları (döviz tevdiat hesabı) serbest bırakılıyordu. Bu doğrultuda yeni bir gelişme ise 1987 yılından itibaren banka dışında bazı kuruluşlara (yetkili döviz müesseseleri, döviz büroları) döviz alım satım işlemi yetkisinin tanınmasıdır.
Sözü edilen gelişmeler sonrası, Türk Hükümeti 22 Mart 1990 tarihinde IMF ye başvurarak bu kuruluşun sözleşmesindeki Madde VIII statüsüne geçtiğini bildirmiştir. Bunun anlamı TL nin konvertibil bir para olarak tescil edilmesidir.
1989 yılının başlarında Merkez Bankası’nın bünyesinde bir döviz karşılığı altın piyasası kurulmuştu. Bunun için Merkez Bankası ihtiyaç duyulan altını konsinye olarak ithal edip ilgililere satmaktaydı. Bununla kaçak ithal edilen altının resmi kanallara yöneltilmesi planlanıyordu. Bunu 1995 te altın borsasının resmi olarak kurulması izlemiştir. Böylece altının ithal ve ihracı serbestleştirilerek Merkez Bankası tekeli ortadan kaldırılmıştır.
Türk Lirası konvertibil bir para olarak IMF ye tescil ettirildikten sonra uygulanan kur politikaları temel olarak dalgalı kur sistemine dayanmaktaydı. Artık kurlar piyasalardaki arz ve talebe bağlı olarak serbestçe değişebiliyordu. Ancak Merkez Bankası zaman zaman piyasaya müdahale ederek kurlardaki aşırı ve spekülatif değişmeleri önlemeye çalışmaktaydı. Bu nedenle gerçekte uygulanan sistem bir yönetimli dalgalanma olarak ifade edilmektedir.
Diğer yandan, özellikle 1990 ların başında Merkez Bankası nın yaptığı aşırı müdahaleler neticesinde döviz kurları denge değerlerinin altında tutulmuştu. Diğer bir ifadeyle, ulusal para aşırı değerlenmiş duruma gelmişti. Düşük kur ve yüksek faiz politikası ile Hükümet, 4 Nisan 1994 Ekonomik İstikrar Önlemleri paketini uygulamak zorunda kalmıştır. Bu önlemeler temel olarak toplam harcamaların kısılmasına ve TL nin devalüe edilmesine dayanmaktaydı.
4 Nisan Kararlarına rağmen özellikle kamu finansman açıklarını giderme ve enflasyonu düşürme konularında ciddi bir sonuç alınamamıştır. Hükümet, bütçe açıklarını finanse etmek için giderek artan ölçüde hazine bonosu ihraç ederek, iç borçlanma yoluna gitmiştir. Artan iç borçlanma ancak yüksek faizle sürdürülebilir olmakta ve bu da bütçe üzerindeki yükü daha fazla arttırmaktaydı. İzlenen yüksek faiz politikası aynı zamanda ülkeye yabancı sermaye girişlerini de teşvik edici bir etki ortaya çıkarmaktaydı.
199 yılının sonlarında Hükümet yüksek enflasyonu kontrol altına almak için IMF ile yeni bir destekleme (stand-by) anlaşması imzalamıştır. Kur politikası açısından bu anlaşma bir tür para kurulu (currency board) düzenlemesine dayanmaktaydı, ayrıca sabit kur (exchange anchor) uygulamasını esas almaktaydı. Şöyle ifade etmek gerekirse, Merkez Bankası nın para arzını arttırmak üzere para basma olanakları büyük ölçüde sınırlandırılmıştı. Ayrıca TL nin 1.00 dolar ve 0.77 Euro dan oluşan bir para sepeti karşısında yıllık değer kaybının en fazla yüzde 20 olması tasarlanmıştı. Bu oran da hedef alınan yıllık enflasyon oranına eşitti. Bunun üzerindeki değer kayıplarını önlemek için Merkez Bankası’nın piyasaya müdahalelerde bulunması gerekiyordu.
Benimsenen kur politikası 2000 yılında IMF ile anlaşmaya varılan enflasyonu denetim altına alma programının en kırılgan noktasını oluşturmuştur. Yüksek enflasyon, ilgili çevrelerde Hükümetin öngörülen kur düzeyini sürdürebileceği konusunda şüpheler doğurmuştu. Bu durum da karşı spekülasyonu tetiklemiş ve yabancı yatırımcıların Türkiye’deki yatırımlarını likidite edip fonları ana ülkelerine transfer etme eğilimlerini hızlandırmıştı. Sonuç olarak Kasım 200 Krizi olarak bilinen kriz sırasında Merkez Bankası önemli rezerv kayıplarına uğramıştır. Bu arada bankalar olası bir devalüasyon karşısında açık pozisyonlarını kapatmak için piyasadan döviz satın almak üzere yoğun biçimde TL talep etmeye başlamışlardır. Bu da faizlerin önemli ölçüde yükselmesine neden olmaktaydı. Neticesinde, IMF den yeni krediler sağlanmış ve mevcut programın uygulanması bir süre daha sürdürülmeye çalışılmıştır.
Bunun yanında, dövize karşı spekülatif akımların durmaması ve ülkeden fon çıkışının karşı konulamaz boyutlara ulaşması karşısında Şubat 2001 de beklenen kriz patlak vermiştir. Önceki sabit kur uygulaması terkedilerek TL serbest dalgalanmaya bırakılmıştır. Fakat bu yeni uygulama, müdahalesiz dalgalanma olarak ifade edilebilecek tarzda Merkez Bankası müdahalesinin oldukça düşük tutulduğu bir dalgalanma sistemi idi. Daha sonra Hükümet içinde de revizyon yapılarak Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı diye adlandırılan yeni bir niyet mektubu hazırlanmış ve IMF ile ayrı bir destek anlaşması yapılmıştır. Uzun süre devam eden bu kur politikası serbest dalgalanan kur sistemine dayanmaktaydı. Kurlar esas olarak piyasanın işleyişine bırakılmış olup, Merkez Bankası ancak nadiren müdahalelerde bulunmaktaydı.
Uygulanan bu politikalar neticesinde ise para, döviz ve öteki mali piyasalarda istikrar yavaş yavaş sağlanmaya başlanmış ve buna paralel olarak önceki dönemlerde mutlak biçimde daralan Türk Ekonomisi pozitif büyüme sürecine girmiştir. Halen devam eden sürecin gelişim sürecini bu yazımızda ayrıntıları ile açıklamaya çalıştık. Umarım bilgilenmek isteyenlere güzel bir kaynak oluşturmuş olduk.
24 Ağustos 2011 Çarşamba
Günümüzdeki Uluslararası Para Sistemleri
IMF Sınıflandırması


1973 yılında belli başlı sanayileşmiş ülkeler paralarını Amerikan Doları karşısında dalgalanmaya bırakmışlardır. Böylece sabit kurlu Bretton Woods Sistemi yıkılmıştır.
Bu duruma bağlı olarak serbest dalgalanmaya geçmek, başlıca sanayileşmiş ülkeler için hemen hemen tek seçenek durumunda idi. Çünkü, uygulayabilecekleri, önceden hazırlanmış, anlaşmalara dayalı bir para sistemi mevcut değildi. Ancak yine de dalgalı kur uygulamalarının kısa süreli olacağı düşünülüyordu. Fakat geçen zaman, ülkelerin bu uygulamalardan fazla şikayetçi olmadığını göstermiştir. Bu nedenle de yeni bir sistem oluşturulması yönündeki arzu zamanla güncelliğini yitirmiştir.
Özetle, bugün dünyada bütün ülkeler tarafından paylaşılan, anlaşmalarla kurulmuş, aynı kur sistemine bağlı bir uluslararası para sistemi yoktur. Bunun yerine, sabit kur sisteminden dalgalı kur sistemine kadar değişen ve ülkelerin kendileri tarafından seçilebilen, farklı sistem ve uygulamalar mevcuttur.
Uluslararası Para Fonu (IMF), uluslararası mali ilişkileri düzenleme görevini sürdürmektedir. Ancak Bretton Woods sonrası üye ülkelerin farklı uygulamalarına yasallık kazandırmak için, IMF nin kuruluş yasasında bir değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikle birlikte, belirli ilkelere uymak kaydıyla, dileyen üyenin dilediği kur sistemini benimseyebileceği resmen kabul edilmiştir.
Günümüzde dünya ülkelerinin döviz kurlarına yönelik uygulamaları, sabit kur sisteminden dalgalı kur sistemine kadar uzanan geniş bir yelpaze oluşturmaktadır.
IMF nin bu bağlamda yaptığı sınıflandırma, ülkelerin döviz kuru rejimleri ile uyguladıkları para politikalarının birlikte gruplandırılması esasına dayanmaktadır. Böylece kur uygulamalarına daha büyük bir açıklık getirilmesi söz konusudur. Aslına bakılırsa, para politikası ile kur politikası arasında yakın bir ilişki mevcuttur. Örneğin, sabit kur sistemlerinde bağımsız bir para politikası uygulama esnekliği büyük ölçüde kaybolmakta, serbest dalgalı kur sistemine geçildikçe ise bu konuda bağımsız hareket etme olanağı arttmaktadır.
IMF, kur rejimlerini para kurulu düzenlemeleri, tek ulusal paraya bağlı ve para sepetine bağlı geleneksel sabit kur sistemleri, sabit parite etrafında kur bantları, sürünen pariteler ve sürünen pariteler etrafındaki kur bantları şeklinde sınıflandırmaktadır. Bunların her birisinin karşısında uygulanan para politikaları gösterilir. IMF para politikalarını da döviz kurunu sabitleştirme uygulamaları, toplam para arzı hedeflemesi, enflasyon hedefi belirleme, IMF destekli para programları ve diğerleri olarak gruplandırmaktadır. Böyle bir sınıflandırma, aynı zamanda uygulanan kur rejiminin ne derece bağımsız bir para politikası izlemeye olanak vereceğini gösterme amacına da hizmet etmektedir.
Kur ve para politikalarının sınıflandırılmasında kendisine özgü yasal bir ulusal para birimine sahip olmayan ülkeler de ayrı bir grup olarak ele alınmaktadır.
23 Ağustos 2011 Salı
Uluslararası Para Sisteminde Geleceğe Yönelik Tasarılar
Günümüzde karşılaştığımız sorunlarda yapabileceğimiz çıkarımlarla uluslararası parasal alan henüz gelişimini tamamlamış bir alan olmadığını sonucuna varmamız muhtemeldir. Döviz kurlarındaki aşırı oynaklık, kurlarda sürekli dengesizlik, sıcak para fonları ve mali krizler karşılaşılan problemlerden sadece bazılarıdır. Bu sorunların varlığına istinaden günümüzde çeşitli tasarılar söz konusudur. Bunları bu yazımızda inceleyeceğiz.
Altın Standardına Dönüş Tasarısı
Günümüzde altının parasal fonksiyonu büyük ölçüde azaltılmıştır. Ancak yakın zamanlara kadar dünyada yeniden altın standardına dönülmesi ciddi ciddi tartışılan bir konuydu. 1960 larda bu görüşü savunanların temel tezi, Bretton Woods Sisteminin ABD ye sağladığı ayrıcalıkların bir haksızlık oluşturduğu gerçeğidir. Altın fiyatlarının o günkü resmi fiyatı ons başına 35 dolardan 70 dolara çıkartılarak dünya para sisteminde yeniden altına dönülmesi doğrultusunda bir öneri ortaya atmışlardır. Bu şekilde hem dünya rezerv arzı otomatik bir şekilde artacak, hem de yüksek fiyatlardan altının üretimi özendirilmiş olacaktı.
Belirtilmesi gerekir ki, o dönemde altın fiyatlarında yapılacak böyle bir artışın dünya ekonomisinde enflasyonist baskılar doğurması büyük bir olasılıktı. Sonra, dünya altın stokları ülkeler arasında eşit olmayan bir biçimde dağıtılmış durumdaydı. Altının revalüasyonu ile en çok kazanan rezervlerini altın cinsinden tutan ülkelerle altın üreticisi ülkeler olacaktı. Bazı ülkeler geleneksel olarak dış rezervlerinin önemli bir bölümünü altın olarak tutmaktadır. Altın üreten belli ülkeler ise Güney Afrika ve eski Sovyetlere bağlı ülkelerdi. Bu ülkelerin yararına olarak altın fiyatlarının yükseltilmesi, ekonomik olduğu kadar siyasal nitelik taşıyan bir karar olmaktadır.
Sözü edilen bu sakıncalar bir tarafa bırakılırsa, kağıt para basmanın maliyeti sıfıra yakın iken, altın üretiminin büyük bir reel kaynak maliyeti gerektirdiği unutulmaması gereken bir durumdur. Kısaca, kağıt para yerine altın kullanmak kıt dünya kaynaklarını israf etmek anlamına gelecekti. Triffin in söylediği, altın madenini topraktan çıkartmak için o kadar masraf yapıldıktan sonra onu tekrar merkez bankalarının kasalarına gömmek büyük bir israf örneğidir.
Tüm bunların dışında altın standardı, uluslararası para sisteminin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir sistem de değildir. Önce, bu sistemde sabit kur uygulamalarının bir özelliği olan likidite sorunu çözümlenmiş olmamaktadır. Çünkü, altın fiyatlarının bir defaya mahsus olarak arttırılması o anda uluslarası likidite ihtiyacını karşılamış olsa bile, daha sonra likidite talebinde ortaya çıkacak olan artışların yeniden üretilen altın ile sağlanabilmesi oldukça şüphelidir.
Sonra, günümüz toplumlarında altın standardındaki denkleşme mekanizmasının işlemesi için zorunlu olan “oyunun kuralları”na bağlı kalmak koşulunu hayal etmek oldukça güçtür. Bazı iktisatçılar altın fiyatlarındaki artışla birlikte dolar ve sterlin gibi paraların da rezerv fonksiyonlarını sürdürmelerinin doğru olacağını önermişlerdi. Altının yanında diğer paraların rezerv olarak kullanılması, Gresham Kanunu’nun işleyişini kaçınılmaz duruma getirecektir. Bu da sistemin istikrar bozucu spekülasyonlara karşı açık olması demektir.
Özetle, geçmişte uygulanan altına dayalı sistem günümüz koşullarında da uygulanabilmesi gerçekçi görünmemektedir. Dünya para sistemindeki eğilim sabit kur sisteminden esnek kur sistemine doğrudur. Ayrıca altın paralık niteliklerinden ayırmak gibi bir eğilimin de gelecekte süreceği öngörülmektedir.
Günümüzdeki Uygulamalar, Sorunlar, Reform Önerileri
1973 de sabit kurlu Bretton Woods Sistemi nin yıkılmasından beri kurlarda aşırı bir değişkenlik (excessive volatility of exchange rates) yaşanmaktadır.
Altın Standardına Dönüş Tasarısı
Günümüzde altının parasal fonksiyonu büyük ölçüde azaltılmıştır. Ancak yakın zamanlara kadar dünyada yeniden altın standardına dönülmesi ciddi ciddi tartışılan bir konuydu. 1960 larda bu görüşü savunanların temel tezi, Bretton Woods Sisteminin ABD ye sağladığı ayrıcalıkların bir haksızlık oluşturduğu gerçeğidir. Altın fiyatlarının o günkü resmi fiyatı ons başına 35 dolardan 70 dolara çıkartılarak dünya para sisteminde yeniden altına dönülmesi doğrultusunda bir öneri ortaya atmışlardır. Bu şekilde hem dünya rezerv arzı otomatik bir şekilde artacak, hem de yüksek fiyatlardan altının üretimi özendirilmiş olacaktı.
Belirtilmesi gerekir ki, o dönemde altın fiyatlarında yapılacak böyle bir artışın dünya ekonomisinde enflasyonist baskılar doğurması büyük bir olasılıktı. Sonra, dünya altın stokları ülkeler arasında eşit olmayan bir biçimde dağıtılmış durumdaydı. Altının revalüasyonu ile en çok kazanan rezervlerini altın cinsinden tutan ülkelerle altın üreticisi ülkeler olacaktı. Bazı ülkeler geleneksel olarak dış rezervlerinin önemli bir bölümünü altın olarak tutmaktadır. Altın üreten belli ülkeler ise Güney Afrika ve eski Sovyetlere bağlı ülkelerdi. Bu ülkelerin yararına olarak altın fiyatlarının yükseltilmesi, ekonomik olduğu kadar siyasal nitelik taşıyan bir karar olmaktadır.
Sözü edilen bu sakıncalar bir tarafa bırakılırsa, kağıt para basmanın maliyeti sıfıra yakın iken, altın üretiminin büyük bir reel kaynak maliyeti gerektirdiği unutulmaması gereken bir durumdur. Kısaca, kağıt para yerine altın kullanmak kıt dünya kaynaklarını israf etmek anlamına gelecekti. Triffin in söylediği, altın madenini topraktan çıkartmak için o kadar masraf yapıldıktan sonra onu tekrar merkez bankalarının kasalarına gömmek büyük bir israf örneğidir.
Tüm bunların dışında altın standardı, uluslararası para sisteminin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir sistem de değildir. Önce, bu sistemde sabit kur uygulamalarının bir özelliği olan likidite sorunu çözümlenmiş olmamaktadır. Çünkü, altın fiyatlarının bir defaya mahsus olarak arttırılması o anda uluslarası likidite ihtiyacını karşılamış olsa bile, daha sonra likidite talebinde ortaya çıkacak olan artışların yeniden üretilen altın ile sağlanabilmesi oldukça şüphelidir.
Sonra, günümüz toplumlarında altın standardındaki denkleşme mekanizmasının işlemesi için zorunlu olan “oyunun kuralları”na bağlı kalmak koşulunu hayal etmek oldukça güçtür. Bazı iktisatçılar altın fiyatlarındaki artışla birlikte dolar ve sterlin gibi paraların da rezerv fonksiyonlarını sürdürmelerinin doğru olacağını önermişlerdi. Altının yanında diğer paraların rezerv olarak kullanılması, Gresham Kanunu’nun işleyişini kaçınılmaz duruma getirecektir. Bu da sistemin istikrar bozucu spekülasyonlara karşı açık olması demektir.
Özetle, geçmişte uygulanan altına dayalı sistem günümüz koşullarında da uygulanabilmesi gerçekçi görünmemektedir. Dünya para sistemindeki eğilim sabit kur sisteminden esnek kur sistemine doğrudur. Ayrıca altın paralık niteliklerinden ayırmak gibi bir eğilimin de gelecekte süreceği öngörülmektedir.
Günümüzdeki Uygulamalar, Sorunlar, Reform Önerileri
1973 de sabit kurlu Bretton Woods Sistemi nin yıkılmasından beri kurlarda aşırı bir değişkenlik (excessive volatility of exchange rates) yaşanmaktadır.
Daha önceki yazılarımızda açıklandığı üzere, kurlarda görülen bu tür bir oynaklık, uluslararası ticareti ve mali akımları caydırıcı yönde etkide bulunan önemli bir etkendir.
Kur oynaklığı ve kur dengesizliği sorunları karşısında uluslararası para sisteminde ne ölçüde bir esnekliğe izin verileceği, ne ölçüde de politika uyumu sağlanacağı gibi sorunlar gündeme gelmiştir. Diğer bir deyişle, eskinin değişken ve sabit kur sistemlerinin iyi yönlerini toplayan tasarılar yerine şimdi, optimal kur esnekliği ile uluslararası politikaların birbiriyle uyumlaştırılması gibi konular tartışılmaya başlanmıştır.
Ayrıca, bugünkü yönetimli dalgalanma uygulamaları altında, döviz kurlarında büyük ölçüde denge değerlerinden sapmalar (disequilibria) ortaya çıkabilmekte ve bu dengesiz makro ekonomik politikalar hükümetler tarafından uzunca bir süre kullanılabilmektedir.
Örneğin, Türkiye 1990 yılında bütçe açıklarını karşılamak için yoğun biçimde iç borçlanmaya gitmiş, o arada kısa süreli yabancı fonların ülkeye girişini özendirmek için de aşırı değerlenmiş kur politikaları izlemiştir.
Aynı politikaları Asya Krizi öncesi Doğu Asya ülkelerinde de görebilmekteydik. (Dış ödeme açıkları kısa vadeli yabancı sermaye girişleri ile finanse edilmeye çalışılmıştır) Söz konusu politika 1998 Krizi öncesi Rusyada da izlenmiş bir politikadır. Fakat tüm bu uygulamalar, söz konusu ülkelerde mali krizle sonuçlanmıştır. Mali krizlerin tüm sorumluluğunun uygulanan aşırı değerlenmiş kur politikalarına bağlamak gerçekçi olmasa da bunun önemli etkileri olduğu da bir gerçektir.
Günümüzdeki mali liberalleşme neticesinde “sıcak para” (hot money) adı verilen kısa süreli sermaye fonları, kolayca bir ülkeden diğerine kayabilmektedir. Faiz, kur değişikliği, siyasal ve ekonomik ortam gibi koşullara karşı çok duyarlı olan bu fonlar hacim olarak milyarlarca doları bulmaktadır.
Kısa süreli sermaye fonları girilen ve çıkılan ülkelerde önemli ekonomik ve mali istikrarsızlıklar yaratabilmektedir. Yazının üst kısmında belirtildiği gibi son dönemlerdeki mali krizlerin bir çoğunda yabancı fon giriş ve çıkışlarının etkisi olduğu görülmektedir. Dolayısıyla dünyadaki mali istikrarın sağlanması için bu konuda yeterli uluslararası önlemlerin alınmasına ve işbirliğine gidilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Alınabilecek temel önlemlerden birisi, ülkeler arasındaki para politikalarının ve faiz oranlarının birbiriyle uyumlulaştırılması olarak söylenebilir.
Avrupa Birliği gibi ekonomik birliklerde bunu sağlamak, ülkeler üstü bir kuruluşun (Avrupa Merkez Bankası) yetkisine verilmiş durumdadır. Onun dışında uluslararası alanda bu düzenlemeleri yapacak bir kuruluş mevcut değildir. Uluslararası Para Fonu (IMF) nun ve G-7 gibi grupların çalışmaları ise yeterli olmamaktadır. Bu nedenle böyle bir işbirliği ve uyum sağlanıncaya kadar ülkeler kısa süreli sermaye giriş ve çıkışlarını uygun kotalarla denetim altına alma zorunluluğu ile karşı karşıya kalmaktadırlar.
Üstte belirtilen kur oynaklığını azaltmak ve kurlarda denge değerinden sapmaları önlemek üzere çeşitli tasarılar ortaya atılmıştır.
Bunlardan birisi, Williamson’nun geliştirdiği “hedef değişme alanı” (target zones) tasarısıdır. Buna göre, büyük sanayileşmiş ülkeler paralarının denge döviz kurlarını tahmin edecek ve bu kurların etrafında izin verilecek dalgalanma marjı üzerinde anlaşmaya varacaklardı. Williamson, izin verilen dalgalanma sınırlarını denge kurunun altında ve üstünde yüzde 10 olarak önermiştir. Bu sınırlar arasında kur, piyasadaki arz ve talep güçlerine göre belirlenir. Ancak kurun, hedef alanın dışına çıkma eğilimi göstermesi halinde döviz piyasasına resmi müdahaleler gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. Tasarıda hedef alanın “yumuşak” (soft) olması düşünülmüştür. Şöyle ki, sadece hedef alanın sınırlarına ulaşıldığı veya dışına çıkıldığı durumlarda piyasa kurlarına müdahale edilmesi söz konusudur.
Hedef değişme alanına karşı olanlar ise, bu tasarının sabit ve değişken kur sistemlerinin en olumsuz yönlerini birleştirdiğini ileri sürmektedirler. Bu uygulamanın değişken kur sisteminde olduğu gibi, kurlarda büyük dalgalanma ve oynamalara yol açabileceğini belirtirler. Diğer taraftan da sabit kur sistemlerinde görüldüğü gibi, resmi müdahale gerektireceğine ve dolayısıyla para politikasının bağımsızlığını azaltacağına işaret etmektedirler.
Bu eleştiriler üzerine, Miller ve Williamson söz konusu tasarıyı geliştirmişlerdir. Yeni tasarıda, kurları hedef değişme alanı içinde tutmak üzere büyük sanayi ülkeleri arasında daha ileri derece bir politika uyumlaştırılması öngörülmektedir. Bu nedenle yeni tasarı, döviz piyasasına daha az müdahale gerektirmektedir.
Mevcut para sisteminin reformu için bir diğer grup öneri ise, sanayileşmiş ülkeler arasında yoğun politika uyum ve işbirliği sağlanmasına yöneliktir. Bunların en geliştirilmiş formlarından birisi McKinnon'a aittir. Bu tasarıya göre; ABD, Almanya ve Japonya, satınalma gücü paritesi ile ulusal paraları arasındaki kurları denge düzeyinde belirleyecekler, sonra da bu kurları istikrarlı tutmak için, para politikalarını sıkı bir biçimde uyumlaştıracaklardı. Örneğin, doların yen karşısında değer kaybı, Amerika nın para arzını kısması, Japonya nın ise para arzını genişletmesi için bir işaret sayılacaktı.
Sözü edilen konuda öne sürülen başka bir tasarı ise IMF ye bağlı Ara Komite'ye (Interim Committee) aittir. Bu tasarı üye ülkelerin IMF denetimi altında uyumlu biçimde uygulamaya koyacakları makro ekonomik politika türlerini belirlemek amacıyla, ekonomideki gelişmeleri yansıtan bir dizi objektif göstergeler oluşturulması esasına dayanmaktadır. Bu objektif göstergeler, ilgili ülkenin GSMH, enflasyon, işsizlik, dış ticaret dengesi, para arzı, kamu kesimi mali dengesi, faiz oranı ve resmi rezervler gibi değişkenlerinin ölçülmesinde kullanılırlar. Bu göstergelerdeki artış veya azalışlar, ülkenin daraltıcı ya da genişletici para ve maliye politikası uygulamaya koyması gerekliliğine işaret etmektedir.
Son uluslararası mali krizler, dikkatleri bir kez daha Uluslararası Para Fonu’na çevirmiştir. IMF ise üye ülkelere mali sistemlerini geliştirici, özellikle bankacılık sektörünü güçlendirici, ekonomik ve mali istatistiklerini geliştirici yönde düzenlemeler yapmalarını önermektedir. Bu arada kriz olasılığı yüksek ülkelere krizden önce yardımda bulunmak için IMF de bir acil önlemler hesabı oluşturulmuştur.
Kur oynaklığı ve kur dengesizliği sorunları karşısında uluslararası para sisteminde ne ölçüde bir esnekliğe izin verileceği, ne ölçüde de politika uyumu sağlanacağı gibi sorunlar gündeme gelmiştir. Diğer bir deyişle, eskinin değişken ve sabit kur sistemlerinin iyi yönlerini toplayan tasarılar yerine şimdi, optimal kur esnekliği ile uluslararası politikaların birbiriyle uyumlaştırılması gibi konular tartışılmaya başlanmıştır.
Ayrıca, bugünkü yönetimli dalgalanma uygulamaları altında, döviz kurlarında büyük ölçüde denge değerlerinden sapmalar (disequilibria) ortaya çıkabilmekte ve bu dengesiz makro ekonomik politikalar hükümetler tarafından uzunca bir süre kullanılabilmektedir.
Örneğin, Türkiye 1990 yılında bütçe açıklarını karşılamak için yoğun biçimde iç borçlanmaya gitmiş, o arada kısa süreli yabancı fonların ülkeye girişini özendirmek için de aşırı değerlenmiş kur politikaları izlemiştir.
Aynı politikaları Asya Krizi öncesi Doğu Asya ülkelerinde de görebilmekteydik. (Dış ödeme açıkları kısa vadeli yabancı sermaye girişleri ile finanse edilmeye çalışılmıştır) Söz konusu politika 1998 Krizi öncesi Rusyada da izlenmiş bir politikadır. Fakat tüm bu uygulamalar, söz konusu ülkelerde mali krizle sonuçlanmıştır. Mali krizlerin tüm sorumluluğunun uygulanan aşırı değerlenmiş kur politikalarına bağlamak gerçekçi olmasa da bunun önemli etkileri olduğu da bir gerçektir.
Günümüzdeki mali liberalleşme neticesinde “sıcak para” (hot money) adı verilen kısa süreli sermaye fonları, kolayca bir ülkeden diğerine kayabilmektedir. Faiz, kur değişikliği, siyasal ve ekonomik ortam gibi koşullara karşı çok duyarlı olan bu fonlar hacim olarak milyarlarca doları bulmaktadır.
Kısa süreli sermaye fonları girilen ve çıkılan ülkelerde önemli ekonomik ve mali istikrarsızlıklar yaratabilmektedir. Yazının üst kısmında belirtildiği gibi son dönemlerdeki mali krizlerin bir çoğunda yabancı fon giriş ve çıkışlarının etkisi olduğu görülmektedir. Dolayısıyla dünyadaki mali istikrarın sağlanması için bu konuda yeterli uluslararası önlemlerin alınmasına ve işbirliğine gidilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Alınabilecek temel önlemlerden birisi, ülkeler arasındaki para politikalarının ve faiz oranlarının birbiriyle uyumlulaştırılması olarak söylenebilir.
Avrupa Birliği gibi ekonomik birliklerde bunu sağlamak, ülkeler üstü bir kuruluşun (Avrupa Merkez Bankası) yetkisine verilmiş durumdadır. Onun dışında uluslararası alanda bu düzenlemeleri yapacak bir kuruluş mevcut değildir. Uluslararası Para Fonu (IMF) nun ve G-7 gibi grupların çalışmaları ise yeterli olmamaktadır. Bu nedenle böyle bir işbirliği ve uyum sağlanıncaya kadar ülkeler kısa süreli sermaye giriş ve çıkışlarını uygun kotalarla denetim altına alma zorunluluğu ile karşı karşıya kalmaktadırlar.
Üstte belirtilen kur oynaklığını azaltmak ve kurlarda denge değerinden sapmaları önlemek üzere çeşitli tasarılar ortaya atılmıştır.
Bunlardan birisi, Williamson’nun geliştirdiği “hedef değişme alanı” (target zones) tasarısıdır. Buna göre, büyük sanayileşmiş ülkeler paralarının denge döviz kurlarını tahmin edecek ve bu kurların etrafında izin verilecek dalgalanma marjı üzerinde anlaşmaya varacaklardı. Williamson, izin verilen dalgalanma sınırlarını denge kurunun altında ve üstünde yüzde 10 olarak önermiştir. Bu sınırlar arasında kur, piyasadaki arz ve talep güçlerine göre belirlenir. Ancak kurun, hedef alanın dışına çıkma eğilimi göstermesi halinde döviz piyasasına resmi müdahaleler gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. Tasarıda hedef alanın “yumuşak” (soft) olması düşünülmüştür. Şöyle ki, sadece hedef alanın sınırlarına ulaşıldığı veya dışına çıkıldığı durumlarda piyasa kurlarına müdahale edilmesi söz konusudur.
Hedef değişme alanına karşı olanlar ise, bu tasarının sabit ve değişken kur sistemlerinin en olumsuz yönlerini birleştirdiğini ileri sürmektedirler. Bu uygulamanın değişken kur sisteminde olduğu gibi, kurlarda büyük dalgalanma ve oynamalara yol açabileceğini belirtirler. Diğer taraftan da sabit kur sistemlerinde görüldüğü gibi, resmi müdahale gerektireceğine ve dolayısıyla para politikasının bağımsızlığını azaltacağına işaret etmektedirler.
Bu eleştiriler üzerine, Miller ve Williamson söz konusu tasarıyı geliştirmişlerdir. Yeni tasarıda, kurları hedef değişme alanı içinde tutmak üzere büyük sanayi ülkeleri arasında daha ileri derece bir politika uyumlaştırılması öngörülmektedir. Bu nedenle yeni tasarı, döviz piyasasına daha az müdahale gerektirmektedir.
Mevcut para sisteminin reformu için bir diğer grup öneri ise, sanayileşmiş ülkeler arasında yoğun politika uyum ve işbirliği sağlanmasına yöneliktir. Bunların en geliştirilmiş formlarından birisi McKinnon'a aittir. Bu tasarıya göre; ABD, Almanya ve Japonya, satınalma gücü paritesi ile ulusal paraları arasındaki kurları denge düzeyinde belirleyecekler, sonra da bu kurları istikrarlı tutmak için, para politikalarını sıkı bir biçimde uyumlaştıracaklardı. Örneğin, doların yen karşısında değer kaybı, Amerika nın para arzını kısması, Japonya nın ise para arzını genişletmesi için bir işaret sayılacaktı.
Sözü edilen konuda öne sürülen başka bir tasarı ise IMF ye bağlı Ara Komite'ye (Interim Committee) aittir. Bu tasarı üye ülkelerin IMF denetimi altında uyumlu biçimde uygulamaya koyacakları makro ekonomik politika türlerini belirlemek amacıyla, ekonomideki gelişmeleri yansıtan bir dizi objektif göstergeler oluşturulması esasına dayanmaktadır. Bu objektif göstergeler, ilgili ülkenin GSMH, enflasyon, işsizlik, dış ticaret dengesi, para arzı, kamu kesimi mali dengesi, faiz oranı ve resmi rezervler gibi değişkenlerinin ölçülmesinde kullanılırlar. Bu göstergelerdeki artış veya azalışlar, ülkenin daraltıcı ya da genişletici para ve maliye politikası uygulamaya koyması gerekliliğine işaret etmektedir.
Son uluslararası mali krizler, dikkatleri bir kez daha Uluslararası Para Fonu’na çevirmiştir. IMF ise üye ülkelere mali sistemlerini geliştirici, özellikle bankacılık sektörünü güçlendirici, ekonomik ve mali istatistiklerini geliştirici yönde düzenlemeler yapmalarını önermektedir. Bu arada kriz olasılığı yüksek ülkelere krizden önce yardımda bulunmak için IMF de bir acil önlemler hesabı oluşturulmuştur.
EURO nun Uygulamaya Girmesi
Maastricht Antlaşması, Avrupa Birliği için aşamalı olarak ekonomik ve parasal birlik kurulmasını tasarlamaktaydı. Ekonomik ve parasal birlik, AB içinde serbest mal, hizmet, emek ve sermaye dolaşımı ile birlikte tek para biriminin kabulü demek oluyordu.
Bu bahsedilen amaçlara ulaşmak üzere ortak para politikası uygulanması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması ve maliye politikası öncelikli olmak üzere daha birçok alanda uyum sağlanması gerekliydi. Maastricht Antlaşması nda öngörülen aşamalardan geçilerek Avrupa Birliği nde tek para birimi olacak Euro, 1 Ocak 1999 tarihinde uygulamaya konmuştur. Bu tarihte parasal birliğe katılan ülkelerin para birimleri, geri dönülmez biçimde Euro ya dönüştürülmüş ve 31 Aralık 1998 tarihindeki döviz kurları esas alınmıştır.
Euro yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1999 tarihinden 1 Ocak 2002 tarihine kadar yalnız bir kaydi para olarak bankacılık ve finans işlemlerinde kullanılacak yani fiziki bir varlığa sahip bulunmayacağı tasarlanmıştır.
Bu bahsedilen amaçlara ulaşmak üzere ortak para politikası uygulanması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması ve maliye politikası öncelikli olmak üzere daha birçok alanda uyum sağlanması gerekliydi. Maastricht Antlaşması nda öngörülen aşamalardan geçilerek Avrupa Birliği nde tek para birimi olacak Euro, 1 Ocak 1999 tarihinde uygulamaya konmuştur. Bu tarihte parasal birliğe katılan ülkelerin para birimleri, geri dönülmez biçimde Euro ya dönüştürülmüş ve 31 Aralık 1998 tarihindeki döviz kurları esas alınmıştır.
Euro yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1999 tarihinden 1 Ocak 2002 tarihine kadar yalnız bir kaydi para olarak bankacılık ve finans işlemlerinde kullanılacak yani fiziki bir varlığa sahip bulunmayacağı tasarlanmıştır.
Fiziki olarak kullanılan bir para durumuna gelmesi 2002 yılının Ocak ayında gerçekleştirilmiştir. O tarihten sonra 6 aylık bir süre daha ulusal pararların Euro ile birlikte kullanımı sürdürülmüştür. 1 Temmuz 2002 tarihinden sonra ise ulusal paralar kaldırılmış ve Euro Avrupa Birliği ülkelerinin tek para birimi durumuna gelmiştir.
Euro ya katılmak için üye ülkelerdeki ekonomik koşulların aşağıda değineceğimiz kriterlere uygunluk göstermesi gereklidir. Euro başlangıçta 11 ülkenin katılımıyla uygulamaya girmiştir. Yunanistan Maastricht kriterlerine uyum sağlamayamadığı için önceleri ortak para birimi uygulamasının dışında kalmış, fakat 2000 yılında sisteme katılması mümkün olmuştur. Danimarka, İsveç ve İngiltere ise bu kıstasların karşılanması açısından önemli sorunları olmamasına rağmen sistemin dışında kalmayı kendileri tercih etmiştir.
Maastricht Antlaşması nda AB içinde güçlü ve istikrarlı bir Euro ya sahip olmak için üye ülkelerin yerine getirmesi istenen koşullar ilan edilmiştir. Temel olarak şu başlıklar altında sıralanabilir.
Fiyat İstikrarı
Her üye ülkenin yıllık ortalama enflasyon oranı, bu alanda en iyi sonuç elde eden üç üye ülke ortalamasının 1,5 puan fazlasını geçmeyecektir.
Kamu Açığı
Üye ülkenin bütçe açığı, o ülke GSYİH sının yüzde 3'ünü aşmamalıdır.
Kamu Borçları
Üye ülkenin kamu borçlarının onun GSYİH sına oranı yüzde 60'ı geçmemelidir.
Faiz Oranları
Her üye ülkenin ortalama faiz oranı fiyat istikrarı konusunda en iyi durumdaki üç ülkenin faiz ortalamasını 2 puandan fazla aşmamalıdır.
1 Kasim 1993 tarihinde yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile, ekonomik ve parasal birliğin aşamaları, bu süreçte izlenecek ekonomi ve para politikaları ile gerekli kurumsal düzenlemeler ayrıntılı olarak belirlenmişti. Anlaşma, üye ülkeler arasında ekonomi politikalarının sıkı bir uyuma dayalı olmasını ve tek para sistemine geçildikten sonra ortak bir para politikası izlenmesini tasarlamaktaydı. Ayrıca, tek para sistemine geçildikten sonra, üye ülkelerin parasal alandaki yetkileri Avrupa Merkez Bankası'na devredilmiştir. Bu durum, parasal alanda hükümetler arası işbirliği sürecinin, uluslararası işbirliğine dönüştüğünün göstergesidir.
Avrupa para birliğinin uygulamaya girmesi, ekonomik bütünleşmede para politikasının ve paranın uzun dönemdeki değerinin sabit kalmasının oynayacağı rolü ifade etmektedir. Birliğin para politikasının yönetimi tek ve bağımsız bir kuruluş olan Avrupa Merkez Bankası na verilmiştir. Avrupa Merkez Bankası 1998 yılında Frankfurt'ta faaliyete başlamıştır, ilk başkanlığını ise bir Hollandalı yapmıştır. Avrupa Merkez Bankasının temel hedefi Euro bölgesinde fiyat istikrarının sağlanmasıdır. Bu hedefi yerine getirirken AB nin sürdürülebilir ekonomik büyüme, yeni istihdam alanları yaratılması, yaşam standartlarının iyileştirilmesi vs. gibi konularında uyumlu olması da önemli bir beklentidir. Yani, Avrupa Merkez Bankası, birlik içinde optimal bir politika bileşimi oluşturmada önemli bir görev üstlenmiştir. Ayrıca birliğe üye ülkelerin, başta maliye politikası olmak üzere, uygulayacakları politikaların da ortak para politikası ile uyumlu olması gereklidir.
-Parasal birlik aynı zamanda Avrupa Birliği içinde tek pazarı güçlendirici ve ekonomik istikrarı artırıcı bir gelişme olarak görülebilir. Böyle bir uygulamanın meydana getireceği yararları daha somut biçimde aşağıdaki başlıklar altında açıklayabiliriz.
-Tek para birimine geçiş ile döviz kurlarında ani ve beklenmedik dalgalanmalar ortadan kalkacak, bu durum da bölgeye yönelik ticaret ve sermaye akımlarını hızlandırıcı bir etki ortaya çıkaracaktır.
-Ulusal paraları birbirine dönüştürmenin ortaya çıkardığı masraflar (alış ve satış kur farkları ve komisyonlar) artık varolmayacak, finans ve bankacılık işlemleri ucuzlayacak, bu sayede aynı para birimini kullanan birleşik ve daha güçlü sermaye piyasaları oluşacaktır.
-Euro, birlik ülkelerinde fiyatlara saydamlık getirecektir, böylece tüketiciler fiyatları doğrudan karşılaştırabilme olanağına kavuşacaklar, bu durum firmalar arası rekabeti artıracak ve verimliliği yükseltecektir.
-Tek para biriminin uygulanması bölge içinde finansmanı kolaylaştırıp yatırımları arttırırken, bölge dışından doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını özendirecek, böylece de ekonomik büyümeyi hızlandıracaktır.
-Ekonomik büyümenin hızlanması vergi gelirlerini arttırıp kamunun borçlanma ihtiyacını azaltarak kamunun faizler üzerindeki baskısını da hafifletebilir.
Bu etkilerin haricinde Euro nun oluşturulmasında AB nin dünya ekonomisine yönelik olarak beklediği daha kapsamlı sonuçlar da mevcuttur. AB de, Euro nun uluslararası ödemelerde kullanılan, değer standardı olarak görev yapan ve diğer ülkeler tarafından rezerv aracı olarak tutulan bir para olacağı beklentisi vardı. Yani, Euro baştan, uluslararası para alanında Amerikan Dolarına rakip bir para olarak planlanmıştır. Bu durum Avrupa Birliği nin uluslar arası ekonomik ve mali ilişkilerdeki artan ağırlığının bir sonucu olarak düşünülmüştür.
Şüphesiz, Euro nun üstte belirtilen görevleri ne kadar başarılı şekilde üstlenebileceği, yani dolara ne ölçüde rakip olabileceği uygulamada ne derecede sağlam bir para olarak kendisini kanıtlamasına bağlıdır.
Geçmişte Euro nun beklenen değeri konusunda iktisatçı ve politikacılar arasında farklı görüşler savunulmuştur. Bazıları, AB nin bir bütün olarak temsil ettiği ekonomik güç nedeniyle, Euro nun dolar karşısında yüksek ölçüde değer kazanacağı görüşünü savunurken, bazıları ise bu konuda daha ihtiyatlı bir görüşe sahip olmuşlardır. İkinci grup, sorunun doğrudan doğruya AB nin makroekonomik politikalarına ve parasal birlik alanındaki ortak politikalarının başarısına bağlı olduğunu ifade etmiştir. Sözü edilen iktisatçılar üye ülkeler arasında mevcut olan ekonomik farklılıkların giderilmediği sürece AB nin potansiyel ekonomik gücünden yararlanılamayacağına ve Euro da beklenen değer artışlarının gerçekleşmeyeceğini ortaya atmışlardır. Nitekim, yeni üye ülkelerin katılması ile ortak politika uygulamanın güçlüklerinin artacağı ve birliğin genişlemesinin onun gücünü yükselten bir durum olarak değil, aksine zayıflatan bir etken olacağı görüşü bu grupta hakim olmuştur. Şüphesiz bu görüşlerin haklılığı şu an içinde olduğumuz zaman diliminde yaşanacak tecrübelerle öğrenilebileceği açıktır.
Tarihe bakıldığında, 1999 başında uygulamaya girdikten kısa süre sonra Euro nun dolar karşısında önemli değer kayıplarına uğraması, karşı görüşü savunanları destekler nitelikte görülse de, zaman zaman dolara karşı değer kazanmış olması nedeniyle bu konu henüz netlik kazanmış değildir.
Euro nun üçüncü ülkeler (birlik dışı ülkeler) üzerindeki etkilerine bakacak olursak, Euro nun kullanımı AB içinde ticaret ve sermaye akımlarını arttırdığı ve büyümeti hızlandırdığı sürece, diğer ülkeler de bundan olumlu etkilenecektir. Yani, AB içinde artan gelir ve ticaret hacmi, bölge dışı ülkelerle olan ticaretin de artmasına yol açmaktadır. Diğer taraftan Avrupa para ve sermaye piyasalarının birleşerek daha derin ve daha güçlü bir piyasa durumuna gelmesi üçüncü ülkelerin de bu piyasadan borçlanma olanaklarını artırabilecektir. Ayrıca, diğer ülkelerin fon sahibi yatırımcıları da bundan yararlanmaktadır.
Birlik dışı ülkeler üzerindeki asıl etki ise Euro'nun değerindeki değişmelerle ilgili olmaktadır. Piyasalarda değeri sürekli artan bir Euro'nun diğer ülkeler üzerindeki etkisi olumlu olmaktadır. Çünkü, Euro nun değerinin sağlamlaşması, üçüncü ülkelerin paralarının değer kaybına uğraması anlamına gelecektir, bu da onların ticaret bilançosunu geliştirici bir durumu ortaya çıkaracaktır.
Euro ya katılmak için üye ülkelerdeki ekonomik koşulların aşağıda değineceğimiz kriterlere uygunluk göstermesi gereklidir. Euro başlangıçta 11 ülkenin katılımıyla uygulamaya girmiştir. Yunanistan Maastricht kriterlerine uyum sağlamayamadığı için önceleri ortak para birimi uygulamasının dışında kalmış, fakat 2000 yılında sisteme katılması mümkün olmuştur. Danimarka, İsveç ve İngiltere ise bu kıstasların karşılanması açısından önemli sorunları olmamasına rağmen sistemin dışında kalmayı kendileri tercih etmiştir.
Maastricht Antlaşması nda AB içinde güçlü ve istikrarlı bir Euro ya sahip olmak için üye ülkelerin yerine getirmesi istenen koşullar ilan edilmiştir. Temel olarak şu başlıklar altında sıralanabilir.
Fiyat İstikrarı
Her üye ülkenin yıllık ortalama enflasyon oranı, bu alanda en iyi sonuç elde eden üç üye ülke ortalamasının 1,5 puan fazlasını geçmeyecektir.
Kamu Açığı
Üye ülkenin bütçe açığı, o ülke GSYİH sının yüzde 3'ünü aşmamalıdır.
Kamu Borçları
Üye ülkenin kamu borçlarının onun GSYİH sına oranı yüzde 60'ı geçmemelidir.
Faiz Oranları
Her üye ülkenin ortalama faiz oranı fiyat istikrarı konusunda en iyi durumdaki üç ülkenin faiz ortalamasını 2 puandan fazla aşmamalıdır.
1 Kasim 1993 tarihinde yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile, ekonomik ve parasal birliğin aşamaları, bu süreçte izlenecek ekonomi ve para politikaları ile gerekli kurumsal düzenlemeler ayrıntılı olarak belirlenmişti. Anlaşma, üye ülkeler arasında ekonomi politikalarının sıkı bir uyuma dayalı olmasını ve tek para sistemine geçildikten sonra ortak bir para politikası izlenmesini tasarlamaktaydı. Ayrıca, tek para sistemine geçildikten sonra, üye ülkelerin parasal alandaki yetkileri Avrupa Merkez Bankası'na devredilmiştir. Bu durum, parasal alanda hükümetler arası işbirliği sürecinin, uluslararası işbirliğine dönüştüğünün göstergesidir.
Avrupa para birliğinin uygulamaya girmesi, ekonomik bütünleşmede para politikasının ve paranın uzun dönemdeki değerinin sabit kalmasının oynayacağı rolü ifade etmektedir. Birliğin para politikasının yönetimi tek ve bağımsız bir kuruluş olan Avrupa Merkez Bankası na verilmiştir. Avrupa Merkez Bankası 1998 yılında Frankfurt'ta faaliyete başlamıştır, ilk başkanlığını ise bir Hollandalı yapmıştır. Avrupa Merkez Bankasının temel hedefi Euro bölgesinde fiyat istikrarının sağlanmasıdır. Bu hedefi yerine getirirken AB nin sürdürülebilir ekonomik büyüme, yeni istihdam alanları yaratılması, yaşam standartlarının iyileştirilmesi vs. gibi konularında uyumlu olması da önemli bir beklentidir. Yani, Avrupa Merkez Bankası, birlik içinde optimal bir politika bileşimi oluşturmada önemli bir görev üstlenmiştir. Ayrıca birliğe üye ülkelerin, başta maliye politikası olmak üzere, uygulayacakları politikaların da ortak para politikası ile uyumlu olması gereklidir.
-Parasal birlik aynı zamanda Avrupa Birliği içinde tek pazarı güçlendirici ve ekonomik istikrarı artırıcı bir gelişme olarak görülebilir. Böyle bir uygulamanın meydana getireceği yararları daha somut biçimde aşağıdaki başlıklar altında açıklayabiliriz.
-Tek para birimine geçiş ile döviz kurlarında ani ve beklenmedik dalgalanmalar ortadan kalkacak, bu durum da bölgeye yönelik ticaret ve sermaye akımlarını hızlandırıcı bir etki ortaya çıkaracaktır.
-Ulusal paraları birbirine dönüştürmenin ortaya çıkardığı masraflar (alış ve satış kur farkları ve komisyonlar) artık varolmayacak, finans ve bankacılık işlemleri ucuzlayacak, bu sayede aynı para birimini kullanan birleşik ve daha güçlü sermaye piyasaları oluşacaktır.
-Euro, birlik ülkelerinde fiyatlara saydamlık getirecektir, böylece tüketiciler fiyatları doğrudan karşılaştırabilme olanağına kavuşacaklar, bu durum firmalar arası rekabeti artıracak ve verimliliği yükseltecektir.
-Tek para biriminin uygulanması bölge içinde finansmanı kolaylaştırıp yatırımları arttırırken, bölge dışından doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını özendirecek, böylece de ekonomik büyümeyi hızlandıracaktır.
-Ekonomik büyümenin hızlanması vergi gelirlerini arttırıp kamunun borçlanma ihtiyacını azaltarak kamunun faizler üzerindeki baskısını da hafifletebilir.
Bu etkilerin haricinde Euro nun oluşturulmasında AB nin dünya ekonomisine yönelik olarak beklediği daha kapsamlı sonuçlar da mevcuttur. AB de, Euro nun uluslararası ödemelerde kullanılan, değer standardı olarak görev yapan ve diğer ülkeler tarafından rezerv aracı olarak tutulan bir para olacağı beklentisi vardı. Yani, Euro baştan, uluslararası para alanında Amerikan Dolarına rakip bir para olarak planlanmıştır. Bu durum Avrupa Birliği nin uluslar arası ekonomik ve mali ilişkilerdeki artan ağırlığının bir sonucu olarak düşünülmüştür.
Şüphesiz, Euro nun üstte belirtilen görevleri ne kadar başarılı şekilde üstlenebileceği, yani dolara ne ölçüde rakip olabileceği uygulamada ne derecede sağlam bir para olarak kendisini kanıtlamasına bağlıdır.
Geçmişte Euro nun beklenen değeri konusunda iktisatçı ve politikacılar arasında farklı görüşler savunulmuştur. Bazıları, AB nin bir bütün olarak temsil ettiği ekonomik güç nedeniyle, Euro nun dolar karşısında yüksek ölçüde değer kazanacağı görüşünü savunurken, bazıları ise bu konuda daha ihtiyatlı bir görüşe sahip olmuşlardır. İkinci grup, sorunun doğrudan doğruya AB nin makroekonomik politikalarına ve parasal birlik alanındaki ortak politikalarının başarısına bağlı olduğunu ifade etmiştir. Sözü edilen iktisatçılar üye ülkeler arasında mevcut olan ekonomik farklılıkların giderilmediği sürece AB nin potansiyel ekonomik gücünden yararlanılamayacağına ve Euro da beklenen değer artışlarının gerçekleşmeyeceğini ortaya atmışlardır. Nitekim, yeni üye ülkelerin katılması ile ortak politika uygulamanın güçlüklerinin artacağı ve birliğin genişlemesinin onun gücünü yükselten bir durum olarak değil, aksine zayıflatan bir etken olacağı görüşü bu grupta hakim olmuştur. Şüphesiz bu görüşlerin haklılığı şu an içinde olduğumuz zaman diliminde yaşanacak tecrübelerle öğrenilebileceği açıktır.
Tarihe bakıldığında, 1999 başında uygulamaya girdikten kısa süre sonra Euro nun dolar karşısında önemli değer kayıplarına uğraması, karşı görüşü savunanları destekler nitelikte görülse de, zaman zaman dolara karşı değer kazanmış olması nedeniyle bu konu henüz netlik kazanmış değildir.
Euro nun üçüncü ülkeler (birlik dışı ülkeler) üzerindeki etkilerine bakacak olursak, Euro nun kullanımı AB içinde ticaret ve sermaye akımlarını arttırdığı ve büyümeti hızlandırdığı sürece, diğer ülkeler de bundan olumlu etkilenecektir. Yani, AB içinde artan gelir ve ticaret hacmi, bölge dışı ülkelerle olan ticaretin de artmasına yol açmaktadır. Diğer taraftan Avrupa para ve sermaye piyasalarının birleşerek daha derin ve daha güçlü bir piyasa durumuna gelmesi üçüncü ülkelerin de bu piyasadan borçlanma olanaklarını artırabilecektir. Ayrıca, diğer ülkelerin fon sahibi yatırımcıları da bundan yararlanmaktadır.
Birlik dışı ülkeler üzerindeki asıl etki ise Euro'nun değerindeki değişmelerle ilgili olmaktadır. Piyasalarda değeri sürekli artan bir Euro'nun diğer ülkeler üzerindeki etkisi olumlu olmaktadır. Çünkü, Euro nun değerinin sağlamlaşması, üçüncü ülkelerin paralarının değer kaybına uğraması anlamına gelecektir, bu da onların ticaret bilançosunu geliştirici bir durumu ortaya çıkaracaktır.
Aynı durum ülkemiz için de geçerlidir. Euro karşısında TL nin değer kaybetmesi, Türkiye nin ihracatını özendirici, ithalatını azaltıcı bir etki doğuracaktır. Sürekli değer kaybeden bir Euro ise tam tersi bir etki ortaya çıkaracaktır. Nitekim 2000li yılların başında Türkiye’nin dış ticaret bilançosu açıklarındaki büyümenin önemli nedenlerinden birisinin Euro daki değer kayıpları olduğu herkes tarafından bilinmektedir.
Son olarak, konuya olumlu olarak bakarsak, Euro bir uluslararası rezerv para ve ödeme aracı olarak kullanıldıkça, üçüncü ülkeler ticari ve mali işlemlerini bir ölçüde Euro ya bağlamaktadırlar. Faturalarını Euro ile düzenlerler ve dış rezervlerini bir bölümünü bu para birimi ile tutarlar. Kısaca, bütün bu konularda dolar yerine bir ölçüde Euro ikame edilebilmektedir.
Son olarak, konuya olumlu olarak bakarsak, Euro bir uluslararası rezerv para ve ödeme aracı olarak kullanıldıkça, üçüncü ülkeler ticari ve mali işlemlerini bir ölçüde Euro ya bağlamaktadırlar. Faturalarını Euro ile düzenlerler ve dış rezervlerini bir bölümünü bu para birimi ile tutarlar. Kısaca, bütün bu konularda dolar yerine bir ölçüde Euro ikame edilebilmektedir.
Maastricht Antlaşması ve Avrupada Parasal Birlik
Avrupa Topluluğu Konseyi'ni oluşturan 12 üye ülkenin devlet veya hükümet başkanları 1991 yılı sonlarında Hollanda nın Maastricht şehrinde toplanarak ekonomik ve parasal birlik konusunu karara bağlamışlardır. Avrupa Para Sistemi yazımızda (tıklayarak ulaşabilirsiniz) belirtildiği gibi, Maastricht Anlaşması ekonomik ve parasal birliğin aşamalarını, uygulanacak politikaları ve yapılacak kurumsal değişmeleri ortaya koyan temel bir belgedir.
Aslına bakılırsa, ekonomik ve parasal birlik, dönemin Komisyon Başkanı Delors tarafından oluşturulan bir Komite tarafından hazırlanan bir raporla belirlenmiş ve Delors Raporu olarak 1989 Madrid Zirvesi'nde onaylanmıştı. Delors Raporu nda ekonomik ve parasal birlik “nihai hedef” olarak benimsenmekte ve bu hedefin aşamalı olarak gerçekleştirilmesi tasarlanmaktaydı. Maastricht Antlaşması ile bu hedefler ve gerekli uygulamalar somut olarak ortaya konmuştur.
Ekonomik ve parasal birlik hedefine öngörüldüğü gibi 3 aşamadan geçilerek ulaşılmıştır. Bu aşamalar şunlardır;
Birinci Aşama: 1 Temmuz 1990 da başlamış ve 31 Aralık 1993 te son bulmuştur. Bu aşamada sermaye hareketlerinde serbesti sağlanmasına ve üye ülkelerin ekonomik ve parasal politikalarının birbirine yakınlaştırılması yolunda çalışmalar yapılmıştır.
İkinci Aşama: 1 Ocak 1994 başlayan ikinci aşama 1 Ocak 1999 da ekonomik ve parasal birliğin üçüncü ve son aşamasına geçilmesi ile son bulmuştur. Bu aşamada bir Avrupa Para Enstitüsü kurulmuş ve bu kurumun Avrupa Merkez Bankası na dönüşerek özerk bir yapıya sahip olarak Topluluk politikasını yönlendirmesi bağlamında çalışmalar yapılması amaçlanmıştır. Bu aşamanın başlamasından itibaren üye ülkelerde kamu açıklarının merkez bankalarında finanse edilmesi engellenmiş ve parasal politikalar daha yakından izlenmiştir.
Üçüncü Aşama: 15-16 Aralık 1995 te yapılan Madrid Zirvesi nde Maastricht kriterlerine uyum sağladığına karar verilen 11 ülkenin katılımı ile 1 Ocak 1999 tarihinde ekonomik ve parasal birliğin 3 üncü ve son aşamasına geçilmiştir. 1998 yılı Temmuz ayı içerisinde de bağımsız bir kuruluş olarak Avrupa Merkez Bankası oluşturulmuştur. Halen AB nin para politikası adı geçen ülkeler üstü kuruluş tarafından yürütülmektedir.
Aslına bakılırsa, ekonomik ve parasal birlik, dönemin Komisyon Başkanı Delors tarafından oluşturulan bir Komite tarafından hazırlanan bir raporla belirlenmiş ve Delors Raporu olarak 1989 Madrid Zirvesi'nde onaylanmıştı. Delors Raporu nda ekonomik ve parasal birlik “nihai hedef” olarak benimsenmekte ve bu hedefin aşamalı olarak gerçekleştirilmesi tasarlanmaktaydı. Maastricht Antlaşması ile bu hedefler ve gerekli uygulamalar somut olarak ortaya konmuştur.
Ekonomik ve parasal birlik hedefine öngörüldüğü gibi 3 aşamadan geçilerek ulaşılmıştır. Bu aşamalar şunlardır;
Birinci Aşama: 1 Temmuz 1990 da başlamış ve 31 Aralık 1993 te son bulmuştur. Bu aşamada sermaye hareketlerinde serbesti sağlanmasına ve üye ülkelerin ekonomik ve parasal politikalarının birbirine yakınlaştırılması yolunda çalışmalar yapılmıştır.
İkinci Aşama: 1 Ocak 1994 başlayan ikinci aşama 1 Ocak 1999 da ekonomik ve parasal birliğin üçüncü ve son aşamasına geçilmesi ile son bulmuştur. Bu aşamada bir Avrupa Para Enstitüsü kurulmuş ve bu kurumun Avrupa Merkez Bankası na dönüşerek özerk bir yapıya sahip olarak Topluluk politikasını yönlendirmesi bağlamında çalışmalar yapılması amaçlanmıştır. Bu aşamanın başlamasından itibaren üye ülkelerde kamu açıklarının merkez bankalarında finanse edilmesi engellenmiş ve parasal politikalar daha yakından izlenmiştir.
Üçüncü Aşama: 15-16 Aralık 1995 te yapılan Madrid Zirvesi nde Maastricht kriterlerine uyum sağladığına karar verilen 11 ülkenin katılımı ile 1 Ocak 1999 tarihinde ekonomik ve parasal birliğin 3 üncü ve son aşamasına geçilmiştir. 1998 yılı Temmuz ayı içerisinde de bağımsız bir kuruluş olarak Avrupa Merkez Bankası oluşturulmuştur. Halen AB nin para politikası adı geçen ülkeler üstü kuruluş tarafından yürütülmektedir.
Avrupa Para Sistemi
Avrupa Tek Para Birimi EURO yolunda atılan adımlardan en önemlisi Avrupa Para Sisteminin kuruluşu olarak görülebilir. 1979 Mart ayında Avrupa Para Sistemi (EMS-European Monetary System) Topluluk ülkeleri arasında parasal birlik açısından atılmış önemli bir adımdır. EMS nin temeli “Avrupa Para Birimi-ECU” ye (European Currency Unit) dayanıyordu. ECU, para sepeti tekniğine bağlı olarak oluşturulmuş bir hesap birimiydi. Üye ülkelerin paralarının, ekonomik ağırlıklarına göre belirlenen miktarlarının bir araya getirilmesinden oluşmaktaydı.
Örneğin; ECU sepetinde alman markının yaklaşık yüzde 30, fransız frankının da yüzde 20 ağırlığı mevcuttu.
ECU, Avrupa Para Sistemi nin diğer önemli bir kuruluşu olan Avrupa Parasal İşbirliği (European Monetary Cooperation Fund – EMCF) tarafından çıkartılıyordu. Üye ülkeler sahip oldukları resmi altın ve dolar rezervlerinin ayrı ayrı yüzde 20 sini EMCF ye devrediyor ve karşılığında EMCF hesaplarında ECU alacakları elde ediyorlardı.
ECU değeri sabit bir para olarak Avrupa Birliği nin hesap birimi olmuştu. Farklı ulusal paralarla ilgili mali işlemler örneğin ülkelerarası kredi ve faiz işlemleri, üyelik aidatları, tarımsal sübvansiyonlar, topluluk bütçesi vs. ECU ile değerlendiriliyordu.
Avrupa Para Sistemi nin dayandığı Döviz Kuru Mekanizması (Exchange Rate Mechanism – ERM) nın bazı özellikleri şöyle açıklanabilir. Sisteme katılan her üye ülkenin parası sabit bir pariteden ECU ya bağlanmış, ulusal para ile ECU arasındaki bu sabit fiyata “merkezi kur” (central rate) adı verilmiştir. Piyasada kurların merkezi kur (ECU paritesi) etrafındaki dalgalanma marjı önceleri toplam yüzde 2,25 ile sınırlandırılmış, ancak 1993 de yaşanan döviz krizinden sonra bu ortan +- 15 e çıkartılmıştır.
Avrupa Para Sistemi, Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, İrlanda, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda arasında kurulmuştu. İngiltere karşılaştığı ekonomik sorunlar nedeniyle ancak 1990 da APS ye katılmış, ancak 1992 deki ekonomik kriz sırasında İtalya ile birlikte söz konusu sistemin döviz kuru mekanizmasından çekilmiştir. Topluluğa sonradan giren ülkelerden İspanya, Portekiz ve Avusturya da kur mekanizmasına katılmışlar, söz konusu dönemde Yunanistan da dışarıda kalmıştır.
ECU değeri sabit bir para olarak Avrupa Birliği nin hesap birimi olmuştu. Farklı ulusal paralarla ilgili mali işlemler örneğin ülkelerarası kredi ve faiz işlemleri, üyelik aidatları, tarımsal sübvansiyonlar, topluluk bütçesi vs. ECU ile değerlendiriliyordu.
Avrupa Para Sistemi nin dayandığı Döviz Kuru Mekanizması (Exchange Rate Mechanism – ERM) nın bazı özellikleri şöyle açıklanabilir. Sisteme katılan her üye ülkenin parası sabit bir pariteden ECU ya bağlanmış, ulusal para ile ECU arasındaki bu sabit fiyata “merkezi kur” (central rate) adı verilmiştir. Piyasada kurların merkezi kur (ECU paritesi) etrafındaki dalgalanma marjı önceleri toplam yüzde 2,25 ile sınırlandırılmış, ancak 1993 de yaşanan döviz krizinden sonra bu ortan +- 15 e çıkartılmıştır.
Avrupa Para Sistemi, Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, İrlanda, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda arasında kurulmuştu. İngiltere karşılaştığı ekonomik sorunlar nedeniyle ancak 1990 da APS ye katılmış, ancak 1992 deki ekonomik kriz sırasında İtalya ile birlikte söz konusu sistemin döviz kuru mekanizmasından çekilmiştir. Topluluğa sonradan giren ülkelerden İspanya, Portekiz ve Avusturya da kur mekanizmasına katılmışlar, söz konusu dönemde Yunanistan da dışarıda kalmıştır.
Tünelsiz Yılan
Snake without Tunnel
Smithsonian Anlaşması’ndan sonra da uluslararası para piyasaları durulmamıştı. 1972’de para buhranları yeniden yoğunluk kazandı. 1973 Şubat ayında doların ikinci kez devalüasyonuna yönelik spekülatif akımların ardı arkası kesilmiyordu. Bu sebeple, 1973 Mart ayında, Avrupa döviz piyasaları iki haftalık süre boyunca kapatılmıştır.
16 Martta piyasalar yeniden açıldığında Topluluk Ülkeleri, yeni bir sistem uygulamaya koyduklarını açıklamıştır. Bu sistem, ulusal paralarını dolar karşısında ayrı ayrı ve herhangi bir sınıra bağlı olmadan dalgalanmaya bırakmalarıdır. Yani, Smithsonian Anlaşması’ndaki dolara karşı yüzde 4,5 luk dalgalanma sınırı kaldırılmış oluyordu. Bununla birlikte, sözü edilen ülkeler, kendi paraları arasında daha önceden belirlenen sabit kur (toplam +-2,25 dalgalanma sınırları içinde) uygulamasını sürdürüyorlardı. Bu uygulama ekonomi literatüründe “tünelsiz yılan” olarak ifade edilmiştir. (snake without tunnel)
16 Martta piyasalar yeniden açıldığında Topluluk Ülkeleri, yeni bir sistem uygulamaya koyduklarını açıklamıştır. Bu sistem, ulusal paralarını dolar karşısında ayrı ayrı ve herhangi bir sınıra bağlı olmadan dalgalanmaya bırakmalarıdır. Yani, Smithsonian Anlaşması’ndaki dolara karşı yüzde 4,5 luk dalgalanma sınırı kaldırılmış oluyordu. Bununla birlikte, sözü edilen ülkeler, kendi paraları arasında daha önceden belirlenen sabit kur (toplam +-2,25 dalgalanma sınırları içinde) uygulamasını sürdürüyorlardı. Bu uygulama ekonomi literatüründe “tünelsiz yılan” olarak ifade edilmiştir. (snake without tunnel)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)