1 Mart 2011 Salı

Devalüasyon ve Esneklik Yaklaşımı

Devalüasyonu açıklamada kullanabilecek bu yaklaşımdaki temel amaç, devalüasyonun dış ticaret akımları üzerindeki etkilerinin açıklanmasını içermektedir ve sermaye akımları ise dikkate alınmamaktadır.

Esneklik yaklaşımına göre devalüasyon dış ticaret bilânçosu üzerindeki etkileri, daha önce serbest değişken kur sisteminde ulusal paranın değerindeki bir düşüş durumunda açıkladığımız etkilerin benzeri olarak ortaya çıkmaktadır. O nedenle aynı bilgiler bu yazımızda tekrarlanmayacaktır. (serbest değişken kur sistemi hakkında yazdığımız yazıya ulaşmak için tıklayınız)

Devalüasyon ulusal para cinsinden olarak ülkedeki ithal malların fiyatını yükseltecektir. Döviz cinsinden ise ülkenin ihraç mallarını yabancı müşterilere karşı ucuzlatacaktır. Sonuç olarak esneklik yaklaşımına göre, ithalat giderleri açısından devalüasyondan beklenen etki; ithal malların yurtiçi talebinin azalması ve ülkenin döviz giderlerinin azaltılmasıdır. Buna kısaca “döviz tasarrufu sağlayıcı etki” denilmektedir.

Belirli orandaki bir devalüasyonun ne ölçüde döviz tasarrufu sağlayacağı, ithal mallarda ortaya çıkan fiyat artışlarına halkın vereceği tepkiye bağlı olmaktadır. Bu göstergeyi ithal malları talebinin esnekliği olarak da ifade edebiliriz. Ayrıca geometrik olarak, *talep eğrisi ne derece yatık bir eğri konumunda ise ithalatı kısıcı ve döviz tasarrufu sağlayıcı etkisi de o kadar yüksek olmaktadır. Tersi durumda ise yani talep eğrisi ne derece dik ise devalüasyonun ithalatı kısıcı ve döviz tasarrufu sağlayıcı etkisi de o kadar düşük olacaktır.

Esneklik yaklaşımına göre devalüasyonun döviz gelirlerini arttırması, ihraç mallarını yabancı para cinsinden ucuzlatması nedeniyle yani yabancı tüketicilerin bu mallara karşı taleplerinin artması sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu duruma da “döviz kazandırıcı etki” denilmektedir. Devalüasyonun ne ölçüde döviz kazandıracağı yine ülkenin ihraç mallarına karşı yabancı tüketicilerin vereceği tepkiye yani talep esnekliğine bağlı olarak belirlenen bir konu olmaktadır. *Devalüasyonun sağladığı belirli bir ucuzluk (yabancı para cinsinden) nedeniyle, yabancı ülkedeki tüketiciler talep ettikleri miktarı ne kadar fazla arttırıyorsa, yani talep esnekliği ne kadar yüksekse döviz kazandırıcı etki de o kadar yüksek olacaktır. Tersi durumda, yani talep esnekliğinin düşük olduğu durumda, döviz kazandırıcı etki de o kadar düşük olacaktır.

Bu noktada devalüasyonun döviz tasarrufu sağlayıcı etkisi ile döviz kazandırıcı etkisi arasındaki bir farkı açıklamak gereklidir.

Normal koşullar altında, ithal malların talep eğrisi negatif eğimli olduğu için, devalüasyonun döviz tasarrufu sağlayıcı etkisi kesin olmaktadır. Ancak aynı şey döviz kazandırıcı etki için söylenemez. Çünkü ihracat geliri kazandırma açısından, devalüasyon birbirine tersi iki etki doğurmaktadır. *Birisi döviz cinsinden ihraç mallarını ucuzlatmasıdır ki, bu olumsuz yöndedir. Diğeri ise ucuzlama dolayısıyla yabancı tüketicilerin talep hacimlerini arttırmalarıdır ki, bu da olumlu etkiyi temsil etmektedir.

Sonuç olarak devalüasyon ihracat gelirlerini net olarak arttırıp arttırmayacağı bu iki etkinin karşılıklı değerlerine bağlı olmaktadır. *Eğer hacimdeki genişleme etkisi, fiyattaki düşüş etkisinden daha büyük olursa, ihracat gelirleri artacaktır. Tersi durumda ise ihracat gelirleri net olarak düşecektir. İki etkinin birbirine eşit olması durumunda ise ihracat gelirleri değişmeyecektir.

Bu ifade edilen durumla ilgili somut bir örnek verelim.

Diyelim ki devalüasyon nedeniyle ihraç malları fiyatları döviz cinsinden 50% ucuzlamışkken yabancıların talebi 100% genişlemiştir. (talep esnekliği 2 veya daha yüksek olması) Bu durumda ülkenin ihracattan sağladığı döviz gelirleri net olarak artacaktır. (50% oranında) Tersine ihracat fiyatları 50% düşerken eğer ihracat hacmindeki artış oranı yalnızca 25% olursa (talep esnekliği ½ veya daha düşük) döviz gelirleri net olarak azalacaktır. (25% oranında) Üçüncü olasılık da ihracatın 50% ucuzlamasına karşılık talebin de aynı oranda (50%) genişlemesidir. Bu durumda döviz gelirlerinde bir değişiklik olmayacaktır.

Özetle, devalüasyonun döviz tasarrufu sağlayıcı etkisi normal koşullar altında kesin olarak ifade edilebilirken, döviz kazandırıcı etki de böyle bir kesinlik yoktur. Bu etki ihraç mallarına olan dış talebin esnekliğine bağlı olarak belirlenebilir.

Döviz tasarrufu sağlayıcı ve döviz kazandırıcı etkilerini ayrı ayrı açıkladıktan sonra şimdi devalüasyonun dış ticaret bilânçosu üzerindeki genel etkisine bakabiliriz. Devalüasyonun dış ticaret bilânçosuna etkisi yazıda bu kısma kadar anlattığımız iki etkinin toplamından oluşmaktadır. Dış açık içinde bulunan ve sabit kur sistemine sahip bir ülkede ulusal paraların değerini düşürüp, sözü edilen iki etki bağlamında devalüasyonun açığını giderici bir sonucun ortaya çıkması beklenir.

Devalüsyonun dış ticaret dengesini iyileştirici bir sonuç doğurması önceki yazılarımızda bahsettiğimiz “Marshall-Lerner Koşulu”na bağlıdır. Arz esnekliklerinin sonsuz olması varsayımı altında, bu koşul itham malların yurtiçi talep esnekliği (em) ile ihraç malları dış talep esnekliği (ex) toplamının 1’e eşit olması ve 1 den büyük olması şeklinde ifade edilir.

em + ex >= 1

Üstteki ifadeyi esneklikler toplamının 1 den büyük olması biçiminde yorumlamak gereklidir. Esneklik yaklaşımında devalüasyonun başarısı için esneklik düzeyleri oldukça önemlidir.

II. Dünya Savaşı öncesinde talep esnekliklerinin değerinin çok yüksek olduğu düşünülüyordu. Bu görüşü benimseyenler arasında ünlü İngiliz iktisatçı Alfred Marshall da sayılabilir. Fakat bu görüşü benimseyenler bu ifade ettikleri sonucu uygulamalı araştırmalar ile ispatlamış değillerdi.

1940lardan sonra uluslararası ticarette talep esnekliklerini değerini ölçmek için çok sayıda ekonomik araştırma yapılmıştır. Bu çalışmalar ithalat iç talep ve dış talep esnekliklerinin mutlak değer olarak 1 in altında veya 1 e çok yakın olduğunu göstermekteydi. Böylece savaş öncesi “esneklik iyimserliği” (elasticity optimism) yerini şimdi “esneklik karamsarlığı” (elasticity pessimism) görüşü almıştır.

Ama 1950lerde Orcutt, esnekliklerin değerini ölçmek için kullanılan ekonometrik tekniklerin, tahminleri olduğundan düşük gösterdiğini ortaya koymuştur. Yani, Marshall’ın eski varsayımı genel olarak doğru olduğu görülmüştür. Yapılan diğer araştırmalarda bu sonucu vermiştir. Ayrıca 1940lardaki araştırmaların kısa dönem esnekliklere dayanması nedeniyle böyle bir yanlış bir sonucun çıktığı anlaşılmıştır. Çünkü uzun zaman süresi içinde, esneklik değerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Özetle ekonometrik araştırmalarla desteklenen günümüz anlayışı esnekliklerin değerinin göreceli olarak yüksek olduğunu kabul etmektedir.

Devalüasyon

Basit bir tanımlamaya göre devalüasyon; sabit kur rejimlerinde hükümet kararı ile resmi döviz kurun yükseltilmesi olayına denilmektedir. Revalüasyon ise bunun tam tersi yönünde ulusal paranın değerlendirilmesi olarak ifade edilir.

Bu tanımlamalarda önem verilmesi gereken birinci nokta, uygulanan kur sistemidir. Devalüasyon veya revalüasyon terimleri sabit veya istikrarlı kur sistemlerinde ve hükümet kararı ile döviz kurlarında yapılan ayarlamalar için kullanılmaktadır. Yani serbest dalgalanan kur sistemlerinde piyasanın işleyişi dolayısıyla kurun yükselmesi (ulusal paranın değer yitirmesi – depreciation) veya kurun düşmesi (ulusal paranın değer kazanması – appreciation) için devalüasyon ve revalüasyon terimlerini kullanmak doğru olmaz.

Fakat resmen sabit kurların olmadığı ve kurların piyasaya bırakıldığı sistemlerde de devalüasyon benzeri uygulamalarla karşılaşılması mümkündür. Örneğin, *kurlar piyasaya bırakılmış olduğunda bile merkez bankası müdahaleleri ile piyasa kurunu denge kurundan düşük tutabilmektedir. Bu tarz uygulamalara ulusal paranın aşırı değerlenmiş olmasına neden olan değerlenmiş kur politikası denilmektedir.

Hem Türkiye bağlamında hem de Güney Doğu Asya ülkelerinde kısa süreli yabancı sermayeyi ülkeye çekmek için böyle düşük kur politikaları, yüksek faiz teşvikiyle birlikte uygulanmıştır. Fakat unutulmaması gereken nokta, bu politikaların ulusal paranın aşırı değerlenmiş hale getirmesi nedeniyle ihracatı azaltarak sözü edilen ülkelerin dış ödeme açığı sorunlarını daha zorlayıcı noktalara götürebilmektedir. Sonuç olarak ekonomik kriz kaçınılmaz bir hal alabilmektedir. Krize sürüklenen ülkelerde genellikle ilk olarak, ulusal paralar devalüe edilmesi gündeme gelir.

Özetle devalüasyon uygulamaları temelde kur sistemine özgü olmakla birlikte, kurlarını piyasaya bırakan, fakat piyasaya müdahalelerde bulunan ülkelerde de örnekleri görülen uygulamalardır. Ancak normalde kurların serbest piyasa ortamında arz ve talebe bağlı olarak değişmesi ile devalüasyon ve revalüasyon uygulaması karıştırılmamalıdır.

Diğer taraftan kurun piyasa mekanizmasının işleyişi sonucunda veya hükümetin müdahalesi ile yükseltilmesi durumunda ortaya çıkacak olaylar birbirine benzer niteliktedir. O bakımdan, serbest dalgalanan kur sistemi incelenmesi yaptığımız yazıda inceleyebileceğiniz sistemi bu yazıda devalüasyon üzerinde irdeleyeceğiz.

Her iki sistemdeki kur değişmeleri nitelikleri bakımından tamamen birbirinin aynısı olmadığını belirtmek gerekir. Örneğin, kurlardaki bir değişmenin geçerlilik süreleri arasında büyük farklılıklar olabilmektedir. Mesela sabit veya istikrarlı kur sistemlerinde bir devalüasyon (veya revalüasyon) yapılındığında, belirlenen yeni kurlar uzun süre geçerli olabilmektedir. (bir sonraki yeni ayarlama gelene kadar yıllar geçebilir)

Devalüasyon gerçekleştirildiği ekonomi üzerinde bir tür “şok” etkisi ortaya çıkartmaktadır. Yani kur ayarlaması yüksek oranlıdır ve devalüasyon kararı bir kriz ortamında ekonomiyi daraltma amacına yönelik başka önlemler içeren toplu bir politikanın parçası olmaktadır.

Devalüasyon ve Esneklik Yaklaşımı

J Eğrisi Etkisi

Esneklik Yaklaşımıyla Devalüasyonda Başarı Şartları

yukarda yazılan konular hakkında detaylı bilgilere ulaşmak için üzerlerine tıklayabilirsiniz..

27 Şubat 2011 Pazar

Harcama Kaydırıcı Politikalar


Harcama Değiştirici Politikalar
ında ifade edilen toplam harcamalarin hacmi yerine harcamaların bileşimini etkilemeye yönelik bu politikalar arasında şunlar sayılabilir; dış ticaret kısıtlamaları, döviz kontrolü ve kur ayarlamaları.

Dış Ticaret Kısıtlamaları:
Hükümetlerin ithalatı sınırlandırmak için koydukları gümrük tarifeleri, ithal kotaları ve yasaklamalar gibi önlemler bu bağlamda ele alınır. Bunlar yabancı mal ve hizmetlerin ülkeye girişini azaltıcı veya tamamen önleyici etki yaparak döviz giderlerini azaltacak ve dış ticaret açığının giderilmesi açısından katkı sağlayacaklardır. Aslında bu önlemler açıkları doğrudan giderme amacına değil, baskı altına alıp caydırıcı bir etki yapmaya yöneliktir.

Döviz Kontrolü:

Bu araçta, dışarıya yapılacak ödeme akımlarının hükümetler tarafından değişik şekillerde engellenmesi gerçekleştirilir. Döviz kontrolünün en çok uygulandığı alan yurtdışına yapılan sermaye ihracında olmaktadır. Devletler karşılaştıkları dış ödeme açığının düzeyine göre, sermaye ihracına değişebilen ölçülerde kısıtlamalar koyabilmektedir. Döviz kontrolünün daha sert halinde mal ve hizmetlerin ithali için kullanılan döviz miktarları da sınırlandırılabilir. Sonuç olarak, tüm bu uygulamalarda temel amaç, ülkenin toplam döviz giderlerinin kısılarak dış açığın azaltılması veya isteniyorsa tamamen giderilmesidir.

Gerek dış ticaret sınırlandırmaları, gerekse kambiyo denetimi serbest ticaret ve piyasa mekanizması düşüncesine göre karşı uygulamalardır.

Gümrük tarifeleri çoğu mallarda uluslararası anlaşmalarla belirlenir. Doğal olarak ülkeler bunları tek taraflı bildirilerle değiştirmeleri mümkün olmamaktadır. (ülkelerin karşılaştırmalı güçlerinin farkının büyük olması istisna oluşturabilir) Fakat bu durum gümrük tarifelerinin değiştirilmemesinde tek etken olduğu söylenemez. Çünkü bir diğer etken de yapılacak bir gümrük tarife değişikliğine karşılık diğer ticaret ortaklarının misilleme yapması olasılığıdır. (onlarında aynı şekilde kısıtlayıcı önlem alması) Sonuç olarak, gümrük tarifelerinin ekonomik sakıncaları onların bir politika aracı olarak kullanılmasını engellemektedir. Yani ülkelerin bu bağlamda büyük bir serbest davranma lüksüne sahip oldukları söylenemez.

Benzer durum kambiyo denetimi için de geçerli olmaktadır. Kambiyo denetiminin en önemli olumsuz etkisi ülkenin ulusal parasının konvertibil olma (değiştirilebilir)(convertibility) özelliğinin azalması veya tamamen ortadan kalkabilmesidir. Bu durum ulusal paranın “yumuşak para” olarak ifade edilir. Dış açıkların giderilmesi için ulusal paranın konvertibilitesinden vazgeçmek pek akıl kârı bir iş değildir.

Kur Ayarlamaları:

İngilizce olarak exchange rate adjustment ifadesi ile karşılanan bu politika aracı sabit veya istikrarlı kur rejimlerinde uygulanabilmektedir. (serbest dalgalanan kur sisteminde kurlar serbest piyasaya bırakılmaktadır) Böyle bir sistemde bilindiği gibi günümüzde ülkenin parası ya güçlü bir para birimine (dolar, euro gibi) ya da SDR gibi özel olarak oluşturulmuş yabancı paralar sepetine bağlanmıştır. Hükümetler döviz piyasalarına yaptıkları müdahaleler ile kurları sabit veya istikrarlı düzeylerde yani alt ve üst sınırların olduğu bir istikrarlı sistemde sürdürmeye çalışırlar.

Ancak atlanmaması gereken nokta, kur ayarlamalarının uzun vadeli dış açıklar konusunda etkisiz kalmasıdır. Çünkü piyasada sınırsız döviz satma olanağı olmadığına göre ülke, elbet bir gün resmi döviz kurlarını yükseltmek zorunda kalacaktır. Bu durumda kurların aniden yükseltilmesi işlemine devalüasyon, düşürülmesine ise revalüasyon denilmektedir.

DEVALÜASYON hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

26 Şubat 2011 Cumartesi

Para ve Maliye Politikalarının Etkileri Karşılaştırılması

Harcama değiştirici politikalara yönelik yazımızdaki analizlerde para ve maliye politikalarının etkileri uluslar arası mal akımları yönünden, yani dış ticaret dengesi açısından ele alınmıştı. Bu analizler bir bakıma eksik bırakılmıştı. Çünkü bu politikaların ülkeye yabancı sermaye giriş ve çıkışları üzerindeki etkileri dikkate alınmamıştı. Ödemeler bilânçosu dengesi, dış ticaret akımları kadar ülkenin sınır ötesi sermaye akımlarından da etkilenmektedir.

Özellikle günümüzde yaşanan küreselleşme hareketleriyle birlikte, dünyanın belli başlı mali merkezleri arasında büyük bir bütünleşme sağlanmıştır. Artık, yerli fon sahiplerinin yabancı menkul değer satın almaları veya fonlarını yurtdışındaki bankalarda tutmaları oldukça olağan karşılanır duruma gelmiştir.

Bu konuda sermaye sahibinin eğilimini belirleyen ana faktör uluslararası yatırım gelirlerinde oluşan farklılıklardır. Mesela, bir ülkede faiz oranları yükseltilirse (risk düzeylerinin aynı olması varsayımı altında) uluslarası fonlar o ülkeye doğru akmaya başlayacak ve sözü edilen ülkenin sermaye dengesinde fazlalıklarla oluşacaktır. Sermaye dengesi fazlalıkları ülkenin ticaret dengesi açık verse bile, genel olarak dış ödemeler dengesini iyileştirici etkide bulunmaktadır.

Para politikası ile maliye politikasının sermaye bilânçosu üzerindeki etkileri, risk düzeyleri veri kabul edildiğinde bunların yurtiçi faiz oranlarını ne şekilde değiştireceğine bağlı olmaktadır. Modern makro ekonomide, denge milli gelir düzeyi ve faiz oranının belirlenebilmesi için mal piyasası ile para piyasası birlikte hesaba katılmalıdır. Bir faiz oranının denge faizi olabilmesi için, bu faiz oranının hem mal hem de para piyasalarında aynı anda milli gelir dengesini sağlamış olması gereklidir.

Para arzındaki bir genişleme faiz oranlarını düşürücü bir etki doğurur. Bu durum ülkeden sermaye çıkışını teşvik eder.

Tersi durumda, sıkı bir para politikası söz konusu ise, faizleri yükselecek ve ülkeye yabancı sermaye girişini artacaktır.

Sözü edilen durumlarda önemli bir nokta, bahsedilen ülkelerin yabancı sermaye hareketleri tarafından nasıl görüldüğüdür. Faiz oranı farklılıkları birinci derece önem taşımasına rağmen risk analizleri de yabancı sermaye çekmek için önem arz etmektedir. Bu sermaye girişleri ile dış açıkların kapanması mümkün olabilmektedir.

Şüphesiz uluslararası sermaye akımları, faiz oranlarındaki farklılıklar kadar ülkelerin risk düzeylerinden etkilenmektedir. Siyasal ve ekonomik açıdan riskli ülkeler yüksek faizler sunsalar bile yatırımcılar tarafından tercih edilmezler.

Faiz oranlarında gerçekleşen bir artış sonrası beklenen durum; yatırımların kısılması ve neticesinde toplam harcamalarda ve milli gelirdeki düşüşler olarak ortaya çıkar.

Eğer ülke dış açıkla birlikte işsizlik içerisinde bulunuyorsa, sıkı bir para politikası dış denge üzerinde olumlu, iç denge üzerinde olumsuz etkiler doğuracaktır. Dolayısıyla bu durumda iç ve dış denge amaçları arasında bir çelişki mevcuttur.

Diğer taraftan ekonomide bir dış açık ile birlikte, enflasyon sorunu olmuş olsaydı; hem para politikası hem de maliye politikası daraltıcı uygulanarak, iç ve dış denge üzerinde olumlu sonuçlar elde edilebilir. Aynı anda çözüm mümkün olabilmektedir.

Para arzı sabitken bir ekonomide genişletici mali politika uygulanması faiz oranını yükseltici, daraltıcı mali politika uygulanması da faiz oranını düşürücü yönde etkileyecektir. Bu beklenen bir sonuçtur. Çünkü, örneğin kamu harcamaları arttırılması ve vergilerin azaltılması durumunu ele alalım. Bu durumda toplam talep ve dolayısıyla, ekonominin eksik çalışma içinde bulunması varsayımı altında, milli gelir yükselecektir. Yükselen bir gelir düzeyinde ise bireyler gerekli harcamaları yapabilmek için daha büyük ölçüde nakit paraya ihtiyaç duyacaklardır. (reel para talebi artışı) Bunun anlamı faizlerin yükselmesidir.

Eğer ekonomi işsizlik içinde bulunuyorsa bu kez kamu harcamalarının arttırılması bu sorunu çözüme kavuşturabilecektir. Diğer yandan faiz oranlarında meydana gelecek yükselme, ülkeye yabancı sermaye girişini özendirecek ve dış dengeyi etkileyecektir.

Eğer işsizliğin yanında dış açık sorunları da varsa, genişletici bir mali politika hem iç (işsizliğin azaltılması) hem de dış (ödemeler bilançosu) dengenin aynı anda sağlanması yönünde fayda sağlayacaktır.

Oysa işsizlik yanında ekonomide dış fazla sorunu varsa, o durumda üstte bahsedilen çelişki söz konusu olacaktır. (iç denge sağlanırken, dış denge olumsuz etkileniyor)

Bu çelişkili durumlardan kurtulmanın yolu her politika aracını en etkili olduğu amaç doğrultusunda kullanmaktan geçer.

Örneğin, *mali politikanın genellikle iç talebe yüksek derecede katkıda bulunduğu, faizleri değiştirerek sermaye akımlarını etkileme rolünün ise daha önemsiz olduğu bilinmektedir. Bu açıklamalara istinaden anlaşılıyor ki, maliye politikası iç dengeyi sağlama amacına yönelik kullanılması tercih edilmelidir.

*Para politikası ise faiz oranlarını değiştirerek sermaye giriş ve çıkışlarını etkilemede daha büyük role sahiptir. Diğer yandan faizlerin bu şekilde değiştirilmesinin yatırım harcamalarını teşvik etme ve caydırma konusunda daha az etkili olduğu söylenebilir. Bu bilgiye dayanarak söylenebilir ki, para politikasının dış denge açısından kullanılması tercih edilmelidir.

Bu durum karşısında “tahsis kuralı” adı verilen üstteki bilgiler ışığında, maliye politikası iç ekonomik denge, para politikası da dış ekonomik denge amacıyla uygulanmalıdır. Bu doğrultuda belirlenecek politikayla iç ve dış denge arasındaki çelişkinin giderilmesi bir nebzede olsa mümkün olabilmektedir.

Dış Ödemeler Denkleştirme Politikaları

Dış ödeme dengesizliklerini gidermeye yönelik olarak hükümetlerin aldıkları kararlara ve yaptıkları uygulamalara “denkleştirme politikaları” (adjustment policies) denilmektedir. Denkleştirme politikaları durumunda, önceki yazılarımızda bahsettiğimiz otomatik denkleşme mekanizmalarından farklı olarak hükümetlerin bir dış açık veya dış fazlayı gidermek için iradi kararlar almaları söz konusudur.

Denkleştirme politikaları, otomatik denkleşme mekanizmalarının işleyişine izin verilmediği veya bu mekanizmaların çok yavaş işlediği durumlarda zorunlu olarak uygulanmaktadır. Bir dış açık veya fazla olarak vuku bulan dengesizliklerde, otomatik mekanizmalar derhal işlemeye başlar. Bunların içinde ilk harekete geçen kur mekanizmasıdır.

Örneğin, bir dış ödeme açığı durumunda, döviz kuru yükselmeye başlayacaktır. Tabii ki eğer istikrarlı veya sabit kur politikaları izleniyorsa, dış dengesizliği giderecek ölçüde serbest kur değişikliklerine izin verilmemektedir. Kur değişmeleri engellendiğinde diğer otomatik mekanizmaların devreye girmesi beklenmektedir. Bunlardan bir bölümü para politikasına dayanır. Ancak hükümetler bazı durumlarda para arzının ödemeler bilânçosu dengesizliklerine bağlı olarak değişmesini istemezler, merkez bankası müdahaleleri ile bu etkileri kısırlaştırabilir. Para arzındaki değişmelerin tamamen önlenmesi tersi durumda ortaya çıkacak olan fiyat ve faiz oranı değişmeleri ile bunların dış dengeyi sağlayıcı etkilerinin önlenmesine neden olabilmektedir.

Tüm bunlara istinaden, gerek serbest kur gerekse parasal denkleşme mekanizmaları engellenince, geriye Keynes’in gelir değişmeleri mekanizması kalmaktadır. Bunun da arzu edildiği şekilde, kısa süre içinde dış dengeyi sağlaması olanağı oldukça sınırlıdır. İç para arzında değişmeye izin verilmeyen bir ortamda gelir mekanizmasının etkin bir şekilde işlemesi de şüphelidir. Gerçekten de eğer yüksek gelir düzeylerini destekleyecek ölçüde para arzı arttırılmazsa faiz oranı yükselecek, yatırımlar düşecek ve sonuç olarak da gelir artışı çok sınırlı kalacaktır.

Özetle, otomatik denkleşme mekanizmalarının işleyişi hükümet yetkilileri tarafından engellendikçe dış ödeme açıkları sürecektir. Bu da sınırlı olan döviz rezervlerinin tükenmesi tehlikesini doğurmaktadır. Böyle bir ortamda hükümetler dış dengeyi sağlamaya yönelik önlemler alma zorunluluğu ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu baskılara fazla dayanma imkanı kalmayınca sabit tutulan kurlarda bir ayarlamanın yapılması gibi veya diğer denkleştirici politika önlemlerine başvuracaklardır.

Bir dış ödeme fazlası ilke karşılan ülke, dış açık kadar ağır baskı altında olmaz. Ancak dış ödeme fazlalarının ulusal para arzında yarattığı artışlar her zaman ülkede enflasyonu azdıran etkiler doğurabilmektedir.

Kısacası, dış ödeme dengesizlikleri uzun süreli olması durumunda hükümetlerin denkleştirici politika önlemleri almalarında zorunluluk vardır. Denkleştirici politikalar “Harcama Kaydırıcı” (expenditure-switching) politikalar, “Harcama Değiştirici” (expenditure-changing) politikalar ve döviz gelirlerini arttırmaya yönelik politikalar olmak üzere 3 e ayrılabilmektedir.

Harcama kaydırıcı politikalarda, *toplam harcamaların yerli ve yabancı mallar arasındaki dağılımı üzerinden yapılan değişikliklerle dış ödeme dengesizlikleri giderilmeye çalışılır. Yani bir dış açık durumunda harcamaların ithal mallarından yerli mallara doğru kaydırılması gereklidir. Dış ödeme fazlası durumunda ise, tam tersi söz konusudur.

Harcama değiştirici politikalarda ise *amaç, harcamaların toplam hacmi (mill gelir) daraltılması veya genişletilmesi aracılığıyla dış dengenin sağlanmasıdır. Yani, toplam harcamaların dış açıklar karşısında azaltılması, dış fazlalıklar karşısında da genişletilmesi söz konusudur. Son grup politikalarda ise, *gerek ihracat gerekse öteki döviz kazandırıcı işlemlerin özendirilmesi yoluyla dış açık veren ülkelerde dengenin sağlanması amaçlanmaktadır.

Harcama Değiştirici

Harcama Kaydırıcı

Devalüasyon


başlıklara tıklayarak sözü edilen konular hakkında ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz.

Harcama Değiştirici Politikalar

Harcama değiştirici politikalar, toplam harcamaların hacmini aşağı ve yukarı yönde etkileyerek dış dengeyi sağlama amacına yöneliktir. Hükümetlerin bu konuda kullanabilecekleri araçlar, “para politikası” ve “maliye politikası”dır.

Dış ödeme açıkları durumunda daraltıcı bir para ve maliye politikası aracılığıyla toplam harcamalar azaltılır. Dış ödeme fazlası durumunda ise sözü edilen politikalar toplam harcamaları genişletici şekilde uygulanırlar.

Para Politikası
Para politikasının araçları, merkez bankasının uyguladığı açık piyasa işlemleri ile bankaların kredi karşılıkları ve reeskont oranlarından oluşmaktadır.

Not: Reeskont; kısaca kırdırılmış bir senedin, tekrar kırdırılması işlemidir. Yazımızda bankalarca iskonto edilmiş bir senedin, merkez bankasınca tekrar iskonto edilmesi (re-iskont) ifade edilmiştir. Reeskont oranları da merkez bankası tarafından belirlenir ve ticari bankaların merkez bankasından ödünç alma eğilimlerini düzenler. Oran düşükse, ödünç alma isteği artarken, oran yüksekse ödünç alma eğilimi azalır.

Bir dış açık durumunda merkez bankası bu araçları daraltıcı etki bağlamında uygular. Söz konusu uygulamaları şöyle özetleyebiliriz: Önce, bankaların mevduat fonlarına dayanarak açacakları kredilerde, tutmaları gereken “karşılık oranları” (required reserve ratio) mevduat munzam karşılıkları yükseltilir. Bu durum kredi hacmini daraltacaktır.

Ayrıca ticari bankaların ellerindeki senetleri yeniden iskonto için merkez bankasına gönderdiklerinde bunlara uygulanan faiz, yani reeskont oranları (rediscount rates) arttırılır. Sonuç olarak, bankaların reeskonta başvurma yüzdesi azalacaktır ve doğal olarak kredi verirken kullanabilecekleri fon miktarları da buna bağlı olarak azalacaktır.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan bir başka araç da açık piyasa işlemleridir. (open market operations) Bu ekonomi aracının işleyişi şöyle olmaktadır; merkez bankası para arzını kısmak istediği zaman doğrudan sermaye piyasasına girmektedir. Burada hazine bonosu ve devlet tahvili satışı yapacaktır. Sonuç olarak kişi ve şirketlerin ellerindeki nakit fonları azalacaktır. Bu durumda bankalarda tutulan mevduat hesapları da azalacağı için, kredi mekanizmasının tersine işlemesi nedeniyle para arzı toplam olarak birkaç kat daralacaktır.

Üstteki açıklamalara dayanarak gerçekleştirilen para arzının daraltılması, faiz oranlarını yükseltecek yani borçlanmayı pahalılaştıracaktır. Faizlerin yükselmesi ve ödünç alınabilecek fonların azalması doğal olarak yatırımları ve öteki harcama akımlarını daraltmaktadır. Toplam harcamalardaki bu düşme ise çoğaltan mekanizmasında tasarlandığı gibi, tüm ekonomiye yayılarak milli gelir ve çalışma düzeyini düşürecektir. Milli gelirin daraltılması da bir taraftan ithalatın azalması, diğer taraftan iç tüketimin azalması anlamına gelmektedir. Bu durum ülkenin üreticileri açısından ihracata yönelmeyi getirecektir. Nihayetinde, bütün bu gelişmelerin sonucu olarak ülkenin dış ticaret bilânçosundaki açığın giderilmesi bağlamında bir etki oluşmaktadır.

Bir dış ödeme fazlası durumunda ise *para politikası araçlarını üstteki açıklamanın tersi yönde düşünmek gerekir. Yani, banka karşılıkları ile reeskont oranları düşürülür ve merkez bankası açık piyasa işlemlerine girerek sermaye piyasasında menkul kıymet satınalır. Böylece ödünç verilebilir fon arzı artacak ve faiz oranları da bu oranda düşecektir. Bu durum yatırımları ve diğer harcamaları arttıracak ve çoğaltan mekanizması ile milli gelir yükselecektir. Artan milli gelir sonucu ithalat genişler ve ihracat azalır (iç tüketime odaklanmak) ve sonuç olarak dış ticaret bilânçosunda varolan fazla eritilmiş olur.

Ekonomik faaliyet hacmini etkilemek için para politikasından faydalanma fikri çok eskilere dayanmasına rağmen, kullanım açısından 1930 lardan sonra Keynes Teorisi sonrası yaygınlaşmıştır.

Maliye Politikası
Maliye politikası araçları da temel olarak vergiler ve kamu harcamalarını ifade eder. Bir dış ödeme açığı durumunda hükümet, vergileri arttırıp harcamaları azaltarak “bütçe fazlası” oluşturacaktır. (mevcut açığı azaltmak maksatlı olabilir) Toplam harcamaların bu şekilde daraltılması doğal olarak milli gelir ve çalışma düzeyini düşürecektir. Bu durum ithalatın azalması ve ihracat artması sonucunu getirirken, dış ticaret bilânçosu açısından iyileştirici bir etki doğurmaktadır.

Bir dış ödeme fazlası durumunda ise vergiler azaltılacak ve kamu harcamaları arttırılarak “bütçe açığı” oluşturulacaktır. (mevcut açığı genişletmek de mümkün) Böylece milli gelir genişleyecektir. Buna bağlı olarak ithalatın artması ve ihracatın azalması beklenecek ve dış ticaret bilânçosu fazlasının giderilmesi yönünde adım atılır.

Günümüzde çeşitli ülke örneklerinde görüldüğü gibi, genellikle para politikası toplam harcamaları etkilemede maliye politikası kadar etkili bir araç değildir. Mesela bir dış açık durumunda para politikası ile faiz oranları yükseltilse bile toplam harcamalar daralmayabilir. Çünkü girişimciler ekonomide canlılığa bağlı olarak kâr olanaklarını yüksek tahmin ederek, faizlerdeki artışa rağmen yatırımları kısma gereği duymayabilirler. Aynı durum maliye politikası araçlarında söz konusu değildir. Çünkü vergiler ve hükümet harcamaları bu bağlamda daha sert bir etki ortaya koyarlar.

Otomatik Denkleşme Mekanizmaları

Ödemeler bilânçosundaki açık veya fazlalıkların belirli bir süre içinde giderilmesi ve dış dengenin sağlanması beklenir. Çünkü dış açıklar eninde sonunda ülkenin sınırlı döviz rezervlerinin tükenmesine ve dış kredi itibarının kaybına yol açabilmektedir.

Dış ödeme fazlalarının kronikleşmesi ise bu durumdaki ülkelerde enflasyon hızını yükseltici bir etkide bulunabilir. Ayrıca bazı ülkelerin biriktirdikleri dış ödeme fazlaları onların ticaret ortaklarının dış ödeme açığı verdiğini göstermektedir. Bu nedenle uzun dönemde bu durumunda genel anlamda uluslararası ticaret ve ödeme sistemini zayıflatıcı bir rolü olacaktır.

Dış ödemeler dengesini sağlayan mekanizmaları iki ana grupta toplayabiliriz. Bunlar; Otomatik Denkleşme Mekanizmaları ve Denkleştirme Politikaları’dır.

Otomatik denkleşme mekanizmalar bir dış açık veya fazlanın ortaya çıkması durumunda kendiliğinden işlemeye başlamaktadır. Denkleştirme politikaları ise hükümetlerin aldıkları politika kararları ile dış dengenin inşasına yönelik adımları kapsamaktadır.

İkisi arasındaki temel fark hükümet müdahalesi kavramında saklıdır. Otomatik mekanizmalar hükümet müdahalesine gerek duymadan devreye girerken, denkleştirme politikaları hükümetin alacağı kararlara bağlı olarak gerçekleşebilmektedir.

Otomatik denkleşme mekanizmaları; fiyat denkleşmeleri, gelir denkleşmeleri ve parasal denkleşme olmak üzere 3’e ayrılabilir. Otomatik fiyat denkleşmesi de içerik olarak değişken kur sistemi ile “fiyat-altın para akımı” ve faiz oranlarında uyum mekanizmalarını kapsamaktadır. Bu mekanizmaların bazıları altın para standardı altında dış denkleşmeyi açıklamak üzere ortaya atılmışlardır. Mesela, fiyat-altın para akımı mekanizması. Fakat daha sonraları bu mekanizmaları günümüz ekonomilerine uygulamak üzere yeni teoriler geliştirilmiştir. Örneğin, *Parasalcı yaklaşım temelinde klasik fiyat-altın para akımı mekanizmasına dayanmaktadır.

Bir dış dengesizlik durumu ortaya çıktığından doğası gereği kendiliğinden gerçekleştiği için ilk işlemeye başlayan mekanizma otomatik mekanizmalar olmaktadır. Bununla birlikte, bu mekanizmaların yetersiz klaması ve etkisinin uzun dönemde görülmesi gibi handikaplar nedeniyle, dış denge sağlanması amacına yönelik hükümet müdahaleleri de kaçınılmaz olabilmektedir.

Bundan sonraki yazılarımızda sözü edilen mekanizmaları teker teker açıklamaya çalışacağım.

Otomatik Fiyat Denkleşme Mekanizmaları

















Ayrıntılı bilgi almak için sözü edilen başlığa tıklayınız.